Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2025 Çarşamba

Nutuk ne anlatıyor?

 Nutuk'u 2000'li yıllarda hızlıca bakarak okumuştum şimdi gündem üzerine yine hızlıca göz gezdirdim. 

Nutuk Atatürk'ün 1927'de CHP kurultayında yaptığı uzun bir konuşmanın metnidir. Atatürk Samsun'a çıkışından itibaren mücadelesi ile ilgili sanki tuttuğu notları aktarmıştır. Çünkü çok detaylıdır ve günlük olarak düzenli bir şekilde yazıldığını gösteriyor. Daha sonra da buna çeşitli belgeler eklenmiştir. 

Aslında Nutuk'ta düşünce namına fazlaca bir şey bulunmuyor. Fakat benim dikkatimi çeken siyasi strateji ve manevralarda gösterdiği maharet. Atatürk düşünsel ve askeri alanda vasatken siyasi alanda tam bir dehadır.

Bununla ilgili birçok örnekler verebilirim. Fikri vasatlığına misal şapkayı medeniyet, fesi gericilik simgesi görmesi, bu konuda idamlara varan devlet baskısını göstermesi fikri bakımdan ne kadar yüzeysel ve zayıf olduğunu gösterir. Şapka Avrupa köylüsünün serflerinin (bizdeki maraba) kullandığı bir şeydi. Şapkanın gelişim ve modernleşme ile alakası yoktur. Fakat fes tam tersine yenileşme ile alakalıydı. Sultan 2. Mahmut geleneksel çizgiye karşı çıkarak bürokratik modernizasyonu sağlamak için fes uygulamasını getirmiştir. Fese gericilik demek, 2. Mahmut'un yenilikçiliğine gericilik demektir.

Nutuk'un üslubu genel olarak çok serttir. Özellikle padişaha ve Osmanoğullarına çok ağır hakaretler eder. Aşağılık soysuz alçak hain vb gibi hiç diplomatik olmayan ifadeleri sık sık kullanır. Vahdettin kaçmayıp dirense onu idam etmek için gözünü bile kırpmazdı. İhtilalden sonra Fransa'da kral Rusya'da çar idam edilmedi mi? 

Nutuk yıllar önce TDK tarafından günümüz Türkçesine sadeleştirildi. Fakat yine de onu anlamak ve okunuşundan keyif almak için iyi bir inkılap tarihi bilginiz olması gerekir.



Paylaş:

14 Mart 2025 Cuma

Osmanlı'dan günümüze azınlık sorunları

 

Osmanlı'da azınlık isyanları ilk olarak 1815'te Sırp isyanı ile başladı. Ruslar Sırp isyanını destekledi ancak Avrupa bu konuda net bir tutum gösteremedi. Çünkü o ara Avrupa'da Metternich sistemi denilen, krallık ve imparatorlukların parçalanmasına karşı bir politika hakimdi. 1815'te Viyana kongresinde temelleri atılan bu sistem temel olarak Fransız ihtilalinin etkilerine karşı kurulmuştu. Avrupalılar ilk başta Osmanlı'yı da bu sisteme dahil etmişti. Fakat öte taraftan Osmanlı'ya karşı Hıristiyan azınlıkları da desteklemek istiyorlardı. Osmanlılar isyanı bastırdı fakat Sırplara özerklik vermek zorunda kaldı.

Daha sonra 1821'de Yunanlılar ayaklandı. Bu kez tüm Avrupa Yunan isyanını destekledi. Avrupa'nın her yerinde Yunanlıların safında bağımsızlık savaşı vermek için Avrupalı aydınlar çağrıda bulunuyor ve seferber oluyorlardı. Osmanlı ve Mısır birlikleri gemilerle Mora yarımadasına taşınırken İngiliz Fransız ve Rus ortak donanması Navarin limanında Osmanlı donanmasını yakarak imha etti ve Avrupa'nın bu yardımı ile Rumlar Yunanistan'ı kurdular. Bu durum diğer azınlıklar için bir model oldu.

Yabancı müdahale azınlıklar için şehvetli bir hal aldı. Sırplar Bulgarlar Makedonyalılar Arnavutlar ve diğer halklar bunun için bir çok kez isyan etti ve başta Rusya olmak üzere Avrupa ülkelerinin çeşitli kışkırtma destekleme ve müdahaleleri ile bağımsızlıklarını kazandılar.

Fakat bu sistemin ilk kurnanı Ermeniler oldular. Ermeni komitacılar yabancı müdahaleyi celbetmek için birçok kez Ermeni halkının canını kendi elleri ile ateşe atmışlardır. 1905'te Adana ve Kilikya bölgesinde nüfusu %10'u geçmeyen Ermeniler bu bölgede isyan çıkarmış ve müslümanlar ile ermeniler arasında Ermenilerin aleyhine sonuçlanan şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Başka Ermeni isyanları da olmuş ve en sonunda 1915'te büyük sürgüne kadar gitmiştir. Neticede ne İngilizler ne Fransızlar ne Amerikalılar ne de Ruslar Ermenilere yardım edebilmiştir. Hala da Ermeni lobisi Türkiye'ye karşı batıyı kışkırtmaya çalışmaktadır. Ancak bundan somut bir sonuç alamadıkları gibi Ermeni diasporasını Ermeni halkının ve devletinin kamburu haline getirmektedir.

Bu durumu yaşayan ikinci bir azınlık da Kürtlerdir. Türkiye'de Suriye'de Irak'ta ve İran'da siyasi ve askeri mücadele yolunu seçen Kürt grupları batıdan bir miktar destek aldılar. Barzani kuzey ıtakta otonom bir bölge edindi. Türkiye'de PKK ve Suriye'de PYD batının yeterli desteğini sağlayamadığı gibi her iki grup da kendini feshetme noktasına geldi. Neticede Kürt siyasi hareketi çatıştığı ülkelerle çatışmayı bırakarak uzlaşmak zorunda olduğu bir aşamada bulunuyor.

Şimdi aynı süreci Suriye'de Alevi/Nusayri ve Dürziler yaşıyor. Dürzileri sadece İsrail destekliyor. Nusayrileri ise kısmi yada tam destek olmak üzere İsrail İran ve Rusya destekliyor. İran ve Rusya zaten devrim sırasında etkilerini yitirdiler. İsrail desteği ise sadece Suriye'de kaos yaratmak içindir.

Dışardan destek beklentisi içinde olan bir diğer halk da Filistinlilerdir. Filistinliler yıllarca Arap ülkelerinin ve halklarının desteğini ve kurtarmasını beklediler. Kısmi destek olmuştur ama Filistinlileri dışardan gelen hiçbir gücün kurtaramayacağını artık Filistinliler de anlamıştır. Fakat diğer tüm örneklerin aksine Filistinlilerin İsrailliler ile birlikte yaşaması olası değil. Çünkü bu İsrail'in devlet kuruluş mentalitesine aykırıdır. İsrail bir Yahudi devleti olarak kurulmuştur. 1948 Filistinlilerin sürgün edilmesinden sonra geriye kalan çok küçük bir Arap azınlığı dışında hiçbir Filistinli'ye vatandaşlık hakkı vermemiştir. İsrail bunu yahudi demografisinin bozulmaması için yapmaktadır. Dolayısı ile geriye kalan Filistinlilere vatandaşlık vermediği gibi onları da sürmek istemektedir. Bu durumda bir anlaşma ve ortak yaşama zemini yoktur.

Türkiye Suriye bağlamında dönecek olursak; devlet ve ana akım Sünni Türk veya Arap kitlesi ülkenin tarihsel unsurlarından olan tüm azınlıklara kültürlerinin devamını sağlamak için ihtiyaç duydukları her tür haklarını vermeli ve kimlik haklarına saygılı olmalıdır. Ve yine azınlıklar diğerlerine saygı göstermeli, kendini azınlık olarak görmemeli, uç ve radikal hareketlerden uzak durmalı ve azınlık siyaseti gütmemelidir.

Not: Bu yazı ilk olarak islamdunyasi.net sitesinde yayınlandı. 



Paylaş:

Selçukluların hedefi Anadolu değil, Suriye ve Mısır'dı

Selçukluların ve dolayısı ile Türkmenlerin niyeti Anadolu'ya yerleşmek değildi. Alparslan'ın niyeti, Anadolu ve Kuzey Irak üzerinden Suriye'yi ele geçirip Mısır'ı fethetmek idi. O zaman Romendiyojen büyük bir ordu ile savunmaya geçince Türkler ve Bizanslılar karşı karşıya geldiler. 

1071 Malazgirt savaşından sonra da Selçuklular Anadolu'ya girmeyip geri dönüp İran'a gittiler. Ancak Selçuklu Türkmen beylikleri bugünkü Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bulunan Kürt beyliklerini parçaladılar. Son yıkılan Diyarbakır'daki Mervani Kürt beyliği idi. 

Selçuklu tarihini okuduğumuz zaman, Selçukluların özellikle Kuzey Suriye'de yerleşmek istedikleri anlaşılıyor. Burada Alparslan'ın oğlu ve Melikşah'ın kardeşi Sultan Tutuş tarafından bir Suriye Selçuklu Devleti de kuruldu. Başlangıçta Anadolu Selçuklu devletinin kurucusu Kılıçarslan'ın babası Süleymanşah Halep'e kadar olan bölgeyi ele geçirmişti. Daha sonra Sultan Tutuş tarafından burada yenilerek öldürüldü. Hala türbesi oradadır. Sultan Tutuş Suriye'de genişlemeye devam edince Süleymanşah'ın oğlu I. Kılıçarslan mecburen Anadolu'ya döndü ve Anadolu Selçuklu devletini kurdu. 

Anadolu'da iktidar ve iskan mücadelesi Türkler ve Bizanslılar arasında oluyordu. Ayrıca Anadolu'da nüfus seyrelmişti. Bu yüzden bu bölgede Türk iskanı kalıcı hale geldi. Ancak Suriye ve Mezopotamya için durum böyle değildi. Bu yüzden bu bölgede fazla bir Türk nüfusu tutunamamıştır.



Paylaş:

30 Ağustos 2023 Çarşamba

İngilizler İstanbul'dan neden çekilmiş?

 İhsan Süreyya Sırma hocamızın bir videosunu izledim: 

"İstanbul kurtulmadı, İngilizler elini kolunu sallaya sallaya gitti. Onlar gittiler ama dediler ki: Ezanı kaldıracaksınız, harfleri değiştireceksiniz, takvimi değiştireceksiniz. Yani bizim emrimize gireceksiniz."

İhsan Süreyya hocam bir tarih profesörü... 🤔

Peki İngilizler gerçekten neden gittiler?

İngilizler İstanbulu 3-4 bin asker ile işgal etti. Aslında işgal etmedi idari olarak teslim aldı. Tabi ki bu sayı donanma ile de destekleniyordu. Fakat sayı İstanbul'u işgal etmek için yeterli bir sayı değil. Sadece Büyük Taarruz savaşında Yunan ordu mevcudu 195 bin iken Türk ordu mevcudu 198 bin idi. Yunanistan Anadolu'ya 200 binden fazla asker soktuğu halde tutunamamışken İngiltere 4 bin kişilik askeri ile İstanbul'u elinde nasıl tutacaktı?

Yunanlılar da çekildikten sonra Ankara hükümeti savaşı İstanbul'a kaydırırsa, İngilizlerin bu kadar askerle direnebilmesi olası görünmüyor. O zaman İngiltere yeniden askerini ve donanmasını sevk etmesi ve Türklerle hem de kendi ana yurtlarında yeniden savaşması gerekirdi. Türklerle İstanbul'da ve Anadolu'da savaşmak da Yemen'de veya Sina Çölü'nde savaşmaya benzemeyecekti. 

Diğer yandan İngiltere'nin de kendi iç sorunları vardı. 1. Dünya savaşında çok yıpranmıştı, hem İngiltere'de hem de domainyonlarda sorunlar yaşıyordu. Sertlik yanlısı hükümetin koalisyon ortağı da Türklerle yeni bir savaş istemiyoruz diyerek çekilmiş ve hükümet de düşmüştü. O şartlarda İngilizlerin İstanbul'u elinde tutması mümkün değildi.

Esasen belirleyici olan Yunanlıların yenilmesiydi. Çünkü Yunanistan 1. Dünya savaşına katılmamış ve gücü taze bir devletti. Yunanlılar 200 binden fazla askerini Anadolu'ya sokmuştu. Buna rağmen tutunamadı. İngiltere'nin tümünde bu kadar asker yoktu.

Yani durum rakamlar ve matematik ortada. Bunda bir hile yok. Zaten İngilizlerin İstanbul'dan çekilmesi ve Lozan'daki rahatsızlıkları nedeniyle Türkiye ile İngiltere diplomatik ilişkileri kopmuş ve 1926'ya kadar da ilişkiler kesilmiştir. 

Ezanın Türkçeye çevirilmesi daha ziyade Türkçü bir refleksle olmuştur. Yoksa İngilizler işgal ettikleri ülkelerde ezanı İngilizce yapmadılar mesela 😃

Latin alfabesi ve takvim değişikliği ve diğer batıcı uygulamalar da Osmanlı'da 3. Selim'den beri yapılmak istenen modernizasyonun devamıydı. Yani İngilizlerle bir alakası yok.

Tamam Kemalizm'in bu uygulamalarını eleştirelim ama tarihi de ideolojileştirmek ve uyduruk tarih yaratmak, kurmaca resmi tarihten daha da kötüdür.



Paylaş:

28 Ocak 2023 Cumartesi

Tanrının Sessizliği mi Tanrının çağrısı mı?

Martin Scorsese'in yönettiği Silence 2016 (Sessizlik) filmini izledim.

Andrew Garfield (Rodrigues) ve Liam Neeson'un (Ferreira) başrollerini oynadığı film 17. yüzyılda Japonya'da Tokugawa Şovgunluğu döneminde geçiyor. Bu dönemde Tokugawa Japonya'daki batı etkisini silmeye çalıştığından Hıristiyanlık da yasaklanmış ve Hıristiyanlığı seçen Japonlar büyük bir baskı ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Böyle zor ve baskıcı bir dönemde iki Cizvit papazı Japonya'da misyonerlik faaliyeti yaparken kaybolan saygın hocaları Ferreira'yı bulmak ve Hıristiyanlığı yaymak için Japonya'ya gelirler.

Rahiplerin yolları ayrılır. Rahipler sonunda Japon engizisyoncunun eline geçer. Fiziksel şiddetin yanısıra ruhsal/psikolojik baskılara da maruz kaldıklarında bütün bu vahşete tanrının neden bu kadar sessiz kaldığını sorgulayacaklardır.

Filmin konusu genel olarak bu.

Aslına bakarsanız dinlere ve ilahiyata yöneltilmiş çok önemli bir sorundur bu. Tanrının sessizliği... Belki de tek sorun bu. İnsanlık bu kadar acı çekerken tanrı nerede? Neden sessiz, bu sessizlik neden inanlılar için de geçerli? Bir defasında Rodrigues kafası karışmış bir halde Tanrıya seslenirken "belki de burada değilsin ve ben sadece kendi kendime konuşuyorum" der. 

Belki de biz yanlış yeri dinliyoruzdur. Veya belki de O'nu hiç dinlemiyoruzdur.

Benimse filmden çıkardığım dersler apayrı. Öncelikle Japon engizisyonunun sergilediği vahşetin doğru olup olmadığına baktım. Filmin esas alındığı kitabın yazarı bir Japon. Tarihsel olarak da doğru. Hatta 1980 yapımı Shogun mini dizisini de izledim. Tüm yapıtlarda sıradan bir Japon köylüsünün hiçbir değeri yok. Shogun dizisinde Torunaga'nın dostluğunu kazanan ingiliz başrolü Japonya dilini ve geleneklerini öğrenmesi için bir köye yerleştirilir. Altı ay içinde öğrenmesi gerekiyordur. Bu süre içinde öğrenemezse tüm köy içindekilerle birlikte yok edilecektir. Esasen tüm ilkel veya daha doğru bir ifade ile antik toplumlarla sıradan insana karşı böyle bir vahşilik vardı. İslam ve Hıristiyanlıkla tanışmadan önce Afrika'da da vardı, Amerika yerlilerinde de keza...

Ancak Silence filmindeki Hıristiyanlığı seçen Japonların gözlerindeki sevinç, inanç ve ışıltı gerçekten görülmeğe değerdir. İnsan yerine konulmamış kitleler, onlara Tanrı'nın sevgisini ve insan olmanın değerini vadeden semavi bir dinin ışıltısı altında nasıl da parlıyorlar. Bazıları orada Tanrının sessizliğini görüyor, bense semavi dinlerin ve Tanrı'nın çağrısının tüm insanlığı bugüne nasıl getirdiğini görüyorum. Bugün insan, insan yerine konuluyorsa semavi dinlerin tarih boyunca süregelen çağrısının bir neticesidir.

Tanrı'nın sessizliği konusuna dönersek, bundan ne bekliyoruz tam olarak? Rahip Rodrigues ve rahip Ferreira ne bekliyordu? Şiddet anında Tanrının ortaya çıkıp zalimleri yok etmesini mi? Yoksa borazancısını gönderip üzerlerine suru üfleyip onları helak etmesini mi? Özel bir işaret bekliyorsanız Tanrı sessiz tabi ki. Ama Tanrının sözlerini kalbinde hissediyorsan sana güç ve direnç veriyorsa o zaman Tanrı'yı duyuyorsun demektir. Tanrının sözlerini yüreğinde duyan bir insan belki yok edilebilir ama iradesi kırılamaz ve mağlup edilemez.

Bkz. Silence (2016), Shogun (1980)



Paylaş:

16 Ocak 2023 Pazartesi

A. B. Şirokorad, Osmanlı Rus Savaşları (Kitap kritiği)

Şirokorad'ın Osmanlı Rus Savaşları kitabını yeni bitirdim. Bu adam bir Rus ve askeri tarih uzmanı. Fakat o nasıl bir milliyetçilik öyle arkadaş?!

Rusya'nın İstanbul ve boğazları ele geçirmesi bir ölüm kalım meselesidir diyor. Bu satırları bugün yaşayan birisi üstüne basa basa söylüyor.

Rusların barış zamanlarında İstanbul'a çıkartma yaparak ele geçirme planlarını anlatıyor. Bu ele geçirme operasyonlarında kimyasal silah kullanılabileceğine dair örnekleri anlatıyor. Plevne kuşatmasında kimyasal silah kullanmayan Rus komutanlarını ahmaklıkla suçluyor. 😲

Savaşları anlatırken çok detaylı bilgiler veriyor. Fakat ne hikmetse sadece Rusların kazandıkları bölümleri anlatıyor. Türk tarafından sürekli "düşman" diye bahsediyor. Elbette bu bir tarihçi için çok uygunsuz bir dildir. Savaşlardaki ölü rakamlarını verirken uçuyor. Kıran kırana boğaz boğaza mücadele olan cephelerde bile örneğin "Türkler 6 bin kayıp verirken Ruslar 15 kayıp vermiştir" diyor 😆

Batılı ülkelerin Rusya'ya karşı Osmanlı'yı korumasına karşı adeta kuduruyor. Emperyalistliklerinden girip caniliklerinden çıkıyor.

"Rusya hiç öyle batılıların dedikleri yayılmacı bir ülke değildir" diyor. Halbuki bu Rusya dünya kara topraklarının beşte birini; onlarca ülkeyi, devleti yutmuştur. Bunların tümünü de savaşlar ve istilalar yoluyla yapmıştır. Bazıları "Rusya toprakları Kuzeydedir, orası yaşama uygun değildir" diyebilir ki bu da doğru bir yaklaşım değildir. Baltık ülkeleri ve İskandinav ülkeleri de aynı enlemde Kuzey'de yaşıyorlar. Ama orada şahane bir yaşam var.

Rusya Kuzey'de ve Karadeniz'de sıkışmışmış, külliyen palavra. Rusya'nın Baltık denizine, Atlantik okyanusuna ve Büyük okyanusa çıkışı var. Peki dünyada hiç deniz sahili olmayan ülkeler ne yapsın? Peki Karadeniz'deki sahili olan diğer ülkeler (örn. Romanya, Bulgaristan, Gürcistan) ne yapacak? Onlar da mı boğazları işgal edecek? Almanya da varlık sebebini Akdeniz'e çıkmakta görürse ne olacak?

Türkiye İstanbul'u fethettiği tarihten bu yana boğazları ticaret gemilerine hiçbir zaman kapatmamıştır. Kendileriyle savaş durumunda olduğumuz zamanlar hariç Rus ticaret gemilerine de hiçbir zaman boğazlar kapanmamıştır. Ama savaş gemilerinin geçişi tabi ki farklıdır. Rusya Akdeniz'e hakim olmak için boğazları istiyor. Yani "seni yemezsem ölürüm" diyen kurdun hesabı onunki.

Rusya dünyanın kaynaklarına hükmediyor ama hala varlık sebebini başka ülkelerin topraklarında görüyor. Elbette bu sonu gelmez bir doyumsuzluk ve aç gözlülük.

Şirokorad profesyonel bir tarihçi olmasına rağmen içi nefret dolu bir adamdır. Sadece Türklerden ve Avrupalılardan değil, Rus çarlarına bile ne hakaretler ediyor. Büyük Katerina'nın Osmanlı ve Boğazlar politikasını çok beğendiği halde kendisine "köylü oruspusu" diyecek kadar ağzı bozuktur.

Neyse hakkını yemeyelim, kitaptan öğrendiğim bir sürü gerekli ve gereksiz ayrıntı da var. Mesela Almanların 1. Dünya savaşında yenilmelerinin sebebi savaşı kaybetmeleri değil, Almanya'da Rusya'da olduğu gibi devrim (ihtilal) oldu. Bu, Almanya'nın o kadar kısa sürede 2. Dünya savaşına nasıl hazırlanabildiğini de açıklıyor. Mesela gereksiz ayrıntıya bir örnek; 2. Katerina gençken İsveç ordusunda borazan olarak görev yapan bir askerle evlenmişti. Bu yüzden Ruslar arasında ona takılan "Borazanın karısı" lakabı meşhurmuş 😆

Neyse keyifli bir okumaydı. Kitabın çevirisini ve yayın editörlüğünü yapan Selenge Yayınları sahibi Ahsen Batur da işin hakkını veren bir tarihçiydi. Bu yılın Ağustos ayında vefat etti. Kendisine bu vesile ile Allah'tan rahmet dilerim.

Александр Широкорад, Alexander Shirokorad


Paylaş:

27 Ekim 2022 Perşembe

Din eğitimi neden zorunlu?

Türk siyasal hayatına zorunlu dini eğitim 1982 anayasası ile girdi. Bunun mucidi de Kenan Evren'dir. Kenan Paşa'nın din eğitimini zorunlu hale getirmesinin nedeni olarak fıkra niyetine anlatılan bir olay var. 😃

Kenan Evren malum inançlı biri değildi. Fakat geleneksel olarak bayram namazına gider ve kurban kesermiş. Yine bir bayram günü yeni damadıyla bu işi yapmak istemiş.

Kurbanlıklar almışlar ve bayram namazına gidecekler. Damada sorar, 

- Evladım abdesini al gidiyoruz,
+ ....

Sormayı bir iki kez tekrarlayınca damat demiş: 

- Baba ben abdest almayı bilmiyorum.

Neyse kısaca tarif etmiş.

Bu arada damada tekrar soruyor:

- Evladım senin kurbanı kesecekler, kasaba vekalet verdin mi?
+ Ya baba bugün tatil, noter çalışmıyor ki, nasıl vekalet vereyim? 

😆😆😆

O zaman Evren paşa demiş ki "inançlı olup olmamak önemli değil en azından kültürel olarak bu kadar cahil bir toplum olmamalıyız diye din ve ahlak kültürü dersini zorunlu yaptım."

Not: Kasaba vekalet vermek için, "benim kurbanımı kesmen için seni vekil tayin ettim" demeniz yeter olur. Yani noterlik bir durum yoktur.


Paylaş:

Tarihte saraylar

 

Tarihselcilik elbette yeniden keşfedilmesi gereken bir kavramdır. Bunun için önce tarihi detaylı olarak bilmek, sonra da o günün olay ve olgularını bugünün bilimsel kriterleri içinde yeniden analiz edip değerlendirmek gerekiyor.

Bir örnek vermek gerekirse saraylar. Saraylar genellikle padişahların lüks ve şatafat içinde yaşamak için yaptıkları ultra lüks yapılar olarak düşünülüyor. Sanki 5-6 yıldızlı lüks bir tatil oteli/tesisi imiş gibi algılanır. Halbuki bu algı saraylar için doğru değildir.

Herşeyden önce saraylar o dönemlerin en önemli idari binalarıdır. Hatta sadece bir bina değil, bir site ve kompleks gibidir. Devlet yönetimi ile ilgili tüm işlemlerin görüldüğü yerdir saraylar. İdari teşkilat burada yer alır. Çeşitli meclisler, yargılamalar ve üst mahkemeler, halkın çeşitli istek, şikayet, başvuru ve işlemleri, hanedanlık ailesinin çocuklarının eğitimi, çeşitli bürokrat ve diplomatların eğitimi burada yapılırdı. Protokollar, devlet törenleri, yabancı devlet başkanlarının ve elçilerin ağırlanmaları, devletler arası görüşmeler ve konferanslar burada akdedilirdi.

Padişah ve ailesi (hanedanlık) burada yaşadığı gibi önemli devlet görevlileri de aileleri ile birlikte sarayda yaşarlardı. Keza bir muhafız bölüğü de sarayda kalmaktadır.

Yani tarihte saraylar bir tatil ve lüks içinde yaşanan konaklar değil, devlet yönetiminin yürütüldüğü idari binalardır.


Paylaş:

2 Haziran 2022 Perşembe

Zenginlik ve Sağlık Göstergesi Olarak ŞİŞMANLIK


Sabah bir arkadaşım Whatsapp'tan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin bir aforizmasını benimle paylaştı ve görüşümü sordu:

"Az yiyenin hekimle, düz gidenin hakimle işi olmaz."

Ben bunun doğru olmadığını düşündüğümü söyledim. Burada basitçe bir anakronizm durumu var. Bizim ve bu çağın insanlarının anlamadığı konu şu:

Eskiden insanlar açlıktan ölürdü şimdi tokluktan

Şimdiki zamana kadar insanlar hiçbir zaman doymamıştı. İstisnalardan bahsetmiyoruz. İnsanlığın, toplumların genel durumundan bahsediyoruz. Tokluk bu çağa özgü bir durumdur.

Düşünün ki Osmanlı sarayında bile günde sadece iki öğün yemek yeniliyordu. Klasik Arapça'da iki yemek öğünü adı var. غضاء gada ve عشاء 'eşa. Gada (kahvaltı) kuşluk vaktinde yenirdi. Yani sabah çalışma başlangıcından 2-3 saat sonra. 'Eşa ise akşam yemeğidir ve güneşin batımına yakın yenirdi. Bu öğün düzeni benim çocukluğumda da köylerde uygulanıyordu. Osmanlı sarayında ki öğün düzeninin de böyle olduğu biliniyor. Muhtemelen üç öğün uygulaması sanayi devrimi ve işçilerin artan ağır ve uzun mesailerinin bir sonucudur.

Özellikle 2. Dünya savaşından sonra tüm dünyada büyük bir bolluk ve genişleme yaşandı. Bin yıllar süren ağır ve yorucu savaşlar durdu. Devletler ticarete ve refahı halka yaymaya odaklandı. Halk sağlığı ve halk eğitim öne çıktı. Modern çağa kadar halk eğitimi ve halk sağlığı uygulaması söz konusu değildir. Evet Sümerlerden beri eğitim vardı ama eğitim belirli bir azınlık içindi ve birebir eğitim sözkonusu idi. Sınıf eğitimi (sınıfta eğitim) 150-200 yıllık bir uygulamadır. Halk sağlığı da böyledir. Sarayların ve derebeylerinin tabipleri vardı. Ama halka hizmet veren bir tababet (doktorluk) ve hastahane söz konusu değildir. Halkı geçin, orduda bile sağlık hizmetleri söz konusu değildi. Tarihte ilk toplu sağlık hizmetinin uygulandığı yer Kırım savaşıdır (1853-6). Florence Nightingale isimli bir hemşire Kırım Savaşında profesyonel bir yaklaşım sergileyerek hastabakıcığı ve kamu sağlığı fikrinin temellerini atmıştır. Elbette halkın arasında otacılar, çıkıkçılar, üfürükçüler vs vardı. Fakat tarihte bir kamu hizmeti olarak doktorluk sözkonusu değildir.

Tekrar konuya dönecek olursak şişmanlık şimdiki gibi hastalık anlamına gelmiyordu hiçbir zaman. Bilakis zengin, sağlıklı güçlü bir insanı temsil ediyordu ve şişmanlık nadir görülen bir durumdu. Ben bile çocukluğumda hatırlıyorum. Pişmaniye satıcısının nakaratı şöyle idi:

"Pişmaniye yiyen şişman olur
Yemeyen pişman olur." 😃

Atatürk döneminde 4 tane şeker fabrikası kurulur. Bunun üzerine Atatürk şöyle der: "Şeker fabrikası sayısını 20 ye çıkaramadıkça gürbüz çocuklarımız olamayacaktır."

Kuranı Kerimde bile şişmanlık övülmüştür. Cehennemde zakkum ağacının olduğunu ve onu yiyenin ne açlığını giderdiği ne de şişmanlattığını söyler.

Şimdiki doktorlar da şeker zehir diyor. Bu da başka bir ironi. Fakat beni en çok şaşırtan şekerin zehir olduğunu savunanlar arasında şeker fabrikalarının satılmasının ülkeye ihanet olduğunu savunanlardır.

Neyse bu da ayrı bir konu. 😅

Paylaş:

23 Şubat 2022 Çarşamba

ABD mi Rusya mı? Bizim için hangisi tehdit?


Bazı arkadaşların hala ABD ve Rusya'yı aynı görmesini hayretle izliyorum. Hatta Rusya ve NATO'yu aynı/benzer tehdit olarak görüyorlar. Türkiye NATO'ya üye olabilmek için, tarafı olmadığı halde Kore'ye asker gönderdi ve binden fazla şehit verdi. Kafayı mı yediniz yahu? 🙂

Türkiye için ABD ve NATO Rusya ile kıyas edilemez. Biraz siyasi tarih ve dış politika okursanız bunu görürsünüz.

Türkiye ABD ile hiçbir zaman savaşmadı. 1. Dünya savaşında bile karşı cephelerde olduğumuz halde ABD ile savaş ilan edilmedi. Rusya öyle mi peki? Rusya ile Osmanlı 11 kez büyük ve hem de çok yıkıcı savaşlara girdi. Osmanlı'nın son 240 yılının 60 yılı Rusya ile savaş halinde geçti. Osmanlı'yı ve Türkiye'yi Rusya'dan da her zaman Batı ülkeleri korumuştur. Bkz Kırım savaşı. 93 Harbinde batının Osmanlı yı korumamasının sebebi de Nedimof lakaplı Rus yanlısı Sadrazama'nın ahmakça batı karşıtı politikalar güderek Osmanlı'yı Rusya'ya karşı savunmasız hale getirmesi idi.

Elbette batı ülkeleri de çok canımızı sıkıyor. Batı ülkeleri sömürücüdür ama işgalci değildir. Batıda toprak ve ülke işgalleri son yüzyıldır yapılmıyor. Avrupa toprak işgallerini yüzyıldır terk etmiştir. ABD ise 200 yıldır toprak ve ülke işgali (genişlemesi) yapmamıştır. Bundan 150-200 yıl önce en son Alaska'yı ve bazı eyaletleri para ile satın almıştır. Hepsi bu kadar.

ABD ve Avrupa siyasi ve iktisadi hegemonya kurabilir ancak askeri hegemonya kurmaz. Rusya ise sizi işgal eder ve artık tarihe karışırsınız, bir ulus olmaktan çıkarsınız. Rusya'da yaşayan onlarca halkı/ulusu yok ettiği gibi. Elbette oradaki insanları yok etmiyor, ama artık bir halk ve ulus olmaktan çıkıyorsunuz. Çin de öyle mesela. Çinde neden Uygur sorunu var. Çünkü Uygurlular kendi kimliklerini korumak istiyor. Uluslarının yok olmasına asimile olmaya direnç gösteriyorlar. Batı ülkeleri kimseyi asimile etmiyor. Ulusunuz da kültür ve kimliğiniz de sizin olsun yeter ki nükleer silahınız olmasın 😄

Batı ülkeleri nükleer sahibi olmaması istemezler ama yıkılmamızı da istemiyorlar Rusya ise yıkılmamız için elinden gelen her şeyi yapıyor. Çünkü Rusya kendini Bizans'ın varisi ve Ortodoksluğun hamisi olarak görüyor. İstanbul'u, boğazları ve Anadolu'yu almadıkça da asla durmayacak.

Oyun Kuramı ile analiz edersek Batı ile ilişkiler Kazan-Kazan (işbirliği teorisi) ilişkisidir. Rusya ile ilişkiler ise Kazan-Kaybet (sıfır toplamlı teori) ilişkisidir.

Türkiye neden Nato'ya girdi?
NATO Türkiye için tehdit olabilir mi?
Dahası Türkiye için NATO Rusya ile kıyaslanabilir mi?
Kıyas etmek çok ciddi bir hata olur, kendi tarihimizi inkar etmek olur.

ABD'nin bizim için bazı sorunları var, bu doğru. Herşeyden önce koşulsuz olarak İsrail'i desteklemesi müslüman ve Arap halklarını yaralamıştır. Afganistan ve Irak'a yapılan müdahaleler de öyle. Ancak bunda bizim halklarımızın demokrasiye direnç göstermelerinin bir payı yok mu?

Mesela Afganistan olayına bakalım: 2001'de ABD'ye tarihinin en büyük terör saldırısı yapıldı. Bu saldırıyı el-Kaide üstlendi ve Afganistan'daki Taliban Emirliği el-Kaide liderlerini teslim etmeyi veya ülkesinin dışına çıkarmayı reddetti. NATO'nun Afganistan'a saldırmasının sebebi buydu. ABD'nin Irak'a saldırmasının sesebi de buydu. Irak'ın başında kafayı sıyırmış bir diktatör vardı. Önce İran'a sonra Kuveyt'e saldıran bu arkadaş (Saddam) 1991'de BM'nin koalisyonu ile durduruldu. 11 Eylül saldırısından sonra da Saddam Amerika'yı vuran teröristleri kutlayan bir mesaj yayınladı. Kusura bakma ama dünyanın süper gücünü öyle elini kolunu sallaya sallaya tehdit edemezsin.

Amerika muazzam gücüne rağmen saldırgan ve işgalci bir ülke değil. Dünyadaki Amerikan hegemonyasının yerine Rus hegemonyası olsaydı herkes Rus milletinden ve Ortodoks mezhebinden olacaktı. 😃

Paylaş:

18 Kasım 2021 Perşembe

Bugün dünden daha hayırlıdır

Bu zaman, geçmişteki tüm zamanlardan daha hayırlıdır. Gelecekteki zaman da bu zamandan daha hayırlı olacak.

Tarih bilgisi bunun apaçık kanıtıdır.

Gelin geriye gidip bakalım:

-100 yıl önce 1921, ülke 1. dünya savaşından çıkmış ve işgal altında, bazı köylerde cenazeleri kaldıracak erkek bulunmuyor.

-200 yıl önce 1821. Yunanistan'ın ayaklandığı yıl. Mora yarımadasındaki müslüman Türklere tam bir soykırım yapılmış. 1806 ve 1828'de Ruslarla yıkıcı savaşlar yapılmış. İçerideki ve dışarıdaki karışıklığın haddi hesabı yok. Köylü tımar sistemi ve vergi mültezimlerin elinde şamar oğlanına dönmüş.

-400 yıl önce 1621. Anadolu'da Celali isyanları. Anadoluda yüzbinlerce köylü yerinden edildi. 1607-8 yıllarında Kuyucu Murat Paşa Anadoludaki bu isyanları bastırmak için 60,000 den fazla kişinin kafasını kesip kuyulara doldurmuş.

-700 yıl geriye gidelim. 1321. Anadolu toprakları beyliklerin elinde sürekli top gibi el değiştiriyor. Haçlılar moğollar, Anadolu Selçukluları, beylikler vs. Hiç de yaşamak isteyeceğiniz bir yer değil.

-1200 yıl geriye gidelim. 821. Zannederim Memun dönemidir. Abbasiler siyasi birliği sağladı ama nasıl sağladı. Bir çok aşirete kabileye karşı bildiğiniz soy kırım yaptı Abbasiler. Abbasiler sadece Emevilerin kökünü kazımakla kalmadı, Emevilere destek olmuş olan tüm aşiretlerin de kökünü kazıdılar. Ebu Müslim Horasani'yi nasıl kalleşçe katlettikleri ortada. Ayrıca o tarihte Bizans Anadolu'yu tekrar geri almıştı. 821 fena bir zaman değildir yine de bugün ile kıyaslanması mümkün değildir.

-1400 yıl geri gidelim. 621. Hz. Muhammed'in miraca çıktığı yıl. 😄 Fakat siz o dönemde zaten Arabistan'da değildiniz. Diyelim Arabistan'dasınız. Hz. Muhammed henüz yaygın olarak kabul edilmiş değildi. Kafir olma ihtimaliniz de mevcut. 😏 Yine de büyük ihtimalle Ötüken yaylalarında çobanlık yapıyordunuz. Ben de Mezopotamya Arabı olarak Lahmiler adı verilen Sasani vassalı pis bir devletin tebaasıyımdır. Allahım ne eziyetler gördük. 😂

-2000 yıl geri gidelim. Yıl 21. Celile'de İsa diye bir heretik çıkmış, mümin yahudilerin kafasını karıştırıyordur. 😏 Sonra Yahuda bölgesi, Urşlim Darus selam Roma işgali altında. Başımızda Pilatus adı verilen işgal valisi bir general var. Ya Allah aşkına böyle bir ülkede böyle bir zamanda yaşamak ister misiniz?

-2600 yıl geri gittik. Yıl MÖ. 621. Fazla sevinmeyin, 15-20 sene sonra Nabukadnaser diye bir manyak bölgedeki tüm krallıkların üzerinden geçecek. Babil sürgünü. Ölen ölür geriye kalan sürgün edilir.

-4500 yıl gidelim. Yıl MÖ 2521. Keops denen firavun krala anıt mezar yani piramit yapmak için kaç yüz bin insan köleleştirildi ve o piramitlerin taşları altında can verdi?

Yani hasılı kelam, ne kadar geri giderseniz gidin bugünden daha iyi bir dönem bulamazsınız. Oturun kalkın şükredin. Sadece bugüne değil, daha iyi olacak olan yarınlara şükredin.

Paylaş:

7 Ekim 2021 Perşembe

Japon saldırganlığı ve atom bombası

2. Dünya Savaşında Japonya'nın saldırganlık ve tecavüzkarlığı Hitleri geçmişti. Kaynakları açıp 2. Dünya savaşı tarihini okuyun. Japonya savaş öncesi ve savaş sırasında Uzak Asya'nın bir çok ülkesini istila etmişti. Çin, Kore, Mançurya, Vietnam, Singapur ve daha bir çok Asya ülkesini işgal etmişti. Aslında Asya'da 2. Dünya savaşı Japon saldırganlığı ile 2 yıl önce 1937'de başlamıştı. 1941'e gelince Japonya Batı Pasifik'in neredeyse tümünü kontrol altına almıştı. Uzak Asya'da saldırmadığı, işgal girişiminde bulunmadığı ülke yoktu. 

Japonya savaş sırasında 70 bin uçak üretti ve savaş bittiğinde hala elinde 30 binden fazla uçak vardı. Atom bombası atılmasaydı savaşı bırakmaya da hiç niyeti yoktu. Karşımızda hiç de yıkılmış bir ülke yok yani.

Kronolojiyi inceleyin

6 Ağustosta Hiroşimaya atom bombası

8 Ağustos Rusya Japonyaya savaş ilan etti. Almanya savaştan çekildiği için Rusya tüm güçlerini Mançurya ya aktarmaya başladı.

9 Ağustos Nagazaki ye atom bombası atıldı.

14 Ağustos nihayet Japonya ateşkesi kabul etti. Atom bombasından 8 9 gün sonra anca çekildiler. Yani beyefendiler hiç de öyle teslim olmaya da niyeti yoktu. 

Atom bombası ile 500 bin Japon öldü. Ancak Japonya'nın savaş sırasında sadece Çin'de öldürdüğü insan sayısı 7.5 milyon olduğu ifade ediliyor. Diğer ülkelerde gerçekleştirdikleri yıkımlar cabası...



Paylaş:

8 Eylül 2021 Çarşamba

Hz. Ömer'in aynadaki beyaz kılı

Denilmiştir ki;

Hz. Ömer kendi parası ile bir adam tutmuş ve o adam her gün gelip kendisine "Ey Ömer Allah'tan kork, ölüm var!" demesini istemiştir.

Bir gün Hz. Ömer adama artık gelmemesini buyurmuşlardır. Sebebini de "Aynada ağaran saçımı sakalımı gördüm artık o bana ölümün yakın olduğunu hatırlatıyor" demişmiş. 😏

Külliyen yalan.
Anakronizme hoş geldiniz.

Arkadaşlar şimdi ayna dediğimiz o alet hemen hemen modern bir icattır. 17. yüzyıldan önce bugünkü gibi bir aynadan bahsetmek mümkün değildir. Ondan önceki dönemlerde metal nesneler parlatılarak ayna görevini görmesi sağlanıyordu. Demir, bakır, krom ve en iyisi de gümüştü. Öyle olduğunu farzetsek bile en iyi parlatılmış gümüş yüzey günümüzdeki ayna ile hiçbir şekilde kıyas edilemez. Orada silüet halinde yansımanı görebilirsin ama öyle beyaz kılı gösterecek kadar hassas olması zaten imkansızdır. Kaldı ki eski zamanlarda hele ki sahabeler döneminde bu şekilde aynanın kullanıldığına dair bir bilgi de yoktur.

İnsan insanın aynasıdır da buradan gelir. Çünkü kendi yüzündekini göremezsen de arkadaşının yüzünü görürsün ve arkadaşın da senin yüzünü görür. Böylece insanlar birbirine ayna olmuştur.



Paylaş:

4 Eylül 2021 Cumartesi

Dünya BEŞ'ten büyük mü?

"Dünya beşten büyüktür" deyince hemen aklınıza BM gelir. Veya tersinden BM deyince de bazılarımızın aklına hemen "dünya beşten büyüktür" lafı gelir. 😆

Neyse ben başka bir şey anlatacağım, ama iyi dinleyin (pardon okuyun) bak. 😀

Şimdi olayın hikayesi uzun ama ben kısa anlatacağım. 1. Dünya savaşında ABD ve Avrupa "bir daha böyle yıkıcı savaşlar olmasın sorunları ortak bir platformda çözelim" diye Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) adlı bir uluslararası organizasyon kurarlar. Ancak Milletler Cemiyeti zayıf kalır ve 1. sinden daha şiddetli olarak 2. Dünya savaşı patlak verir.

Bu kez 1941'de henüz savaşın en şiddetli olduğu dönemde Roosevelt ve Churchill Atlantik Bildirisi adlı bir bildiri yayınlarlar. Bu bildiri Birleşmiş Milletler örgütünün temel kurucu fikrini içerir. Böylece Müttefik ülkeler savaş boyunca bu BM fikrini geliştirir.

2. Dünya savaşında aslında birçok peyk ülke katılmıştır. Ancak müttefikler cenahında savaşın asıl yükünü taşıyan 5 ülke vardır. Onlar da sizin de bildiğiniz dünyadan büyük olmayan o beş ülke var ya işte onlar: ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin'dir.

1943'e gelince Müttefik ülkeler Türkiye'nin de savaşa katılması için çok büyük baskı uygularlar. Türk ordusunu silahlandıracaklar, Ege'deki adaları verecekler, Batı Trakya ve Bulgaristan'dan da toprak verecekler. Ayrıca da kurulacak olan BM örgütünde 5 daimi üye arasında 6 üye olmayı da teklif ederler.

Aslında o tarihte Almanların kaybedeceği kesinleşmişti. Almanlar Rusya'nın Stalingrad şehrinde durdurulmuş, Kuzey Afrika'daki cephelerde yenilmiş ve Mihver devletlerinden İtalya da saf dışı bırakılmıştı. Yani Türkiye'nin kaybedenler tarafında olmayacağı çok açıktı.

Ancak Türk siyasi iradesi aşırı korkak ve çekingen davrandılar. Sebebi de Almanlar değil Ruslardı. Ruslar Almanları durdurunca ve Türkiye'nin de artık Almanya'nın tarafında savaşa girmeyeceği kesinleşince Türkiye ile ilişkileri koparmış Boğazlar üzerinde hak iddia etmiş ve Doğu Anadolu'dan da toprak istemişlerdir. Bu yüzden Türkiye bu sonu geciktirmek ve Rusya da Almanya karşısında daha çok yıpransın diye Rusya'nın tarafında savaşa katılmadı.

Tabi bu politika da işe yaramadı. Rusya savaştan daha güçlenmiş olarak çıktı ve Avrupa'nın yarısını işgal etti, Türkiye ve hatta Yunanistan'dan da toprak istedi. Sonuçta Türkiye de Rusya tarafından yutulmamak için tarafsızlık politikasını terkedip Batı ittifakına angaje oldu.

Neden Türkiye'nin de veto hakkına sahip 6 daimi üyesinden biri olmadığını ve bu üye sayısının neden 5'te kaldığını anladınız.


 

Paylaş:

6 Ağustos 2021 Cuma

Devlet-i Aliye mi Al-i Osmani mi?

Devleti Aliye şimdiki tarihçilerin uydurduğu gibi "büyük devlet" anlamına gelmez. Bire bir günümüz Türkçesi'ne çevirirsek "Yüce devlet" anlamına gelir. Halil İnalcık Hocanın aktardığı şekil ise "Devleti Aliyye-i Osmaniye" (Yüce Osmanlı Devleti). Fakat eski tarihçiler eski müdevvinler bu şekilde adlandırmıyordu. Mesela Aşıkpaşazade kendi tarih kitabını adlandırırken "Tevarihi Al-i Osmani" demiştir. (Osmanoğullarının Tarihleri). Kemalpaşazade'nin kitabının adı da aynı şekildedir. Yine Kavanini Al-i Osmani. (Osmanoğullarının kanunları)

Aslında Devleti Aliyye kavramı 19. yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlanmış. Bu tarihten sonraki kaynaklarda kullanımına rastlanmaktadır. Kuran'da devlet kelimesi geçer ama bugünkü kullandığımız anlamda yani "state" anlamında değil, daha çok zenginlik, bahtlılık ve maddi güç anlamında kullanılmıştır. Tüm islam tarihinde de "devlet" adını kullanan bir hanedanlık da yoktur zaten. Bu yeni ve modern bir kavramsallaştırmadır. Ondan önce "Al-i Selçuk", "Al-i Osmani" şeklinde tesmiye ediliyordu.

Bununla ilgili İslam ansiklopedisinin "devlet" maddesine bakabilirsiniz.

Evet Osmanlı'da ciddi bir kurumsallaşma var. Ancak bu kurumsallaşma devletin hemen hemen padişahtan ibaret olduğu gerçeğini değiştirmez. Yasal bakımdan Osmanlı padişahının yetkileri sınırsızdır. Şeriat padişahı bağlayan değişmez yasalardır. Ancak padişahın şeriat kanunlarıyla çelişecek bir durumu yoktu. İhtiyacı olduğunda da örf kanununu kullanarak bunu devre dışı bırakabiliyordu. Kardeş katli fetvasında olduğu gibi. Siyaseten katl fetvaları da şeriata göre değil, örfi hukuka göre veriliyordu. Fetva makamı (şeyhulislam ve kazasker) zaten kendisine tabidir. Örneğin İngiliz monarşisinde olduğu gibi bağımsız bir yargı da yoktur. Yasal bakımdan Osmanlı padişahı Avrupa krallarından daha fazla yetkiye sahiptir. Avrupa'da kral, dini otorite olarak papanın otoritesini tanımak zorundaydı. Ama padişah karşısında dini otorite olan şeyhülislamın bir otoritesi söz konusu olamazdı.

Tabi teoride böyle olmasına rağmen pratikte çok sorunlar çıkmıştır. Devletin en güçlü olduğu dönemlerde halkın bir kesiminin karıştığı Celali isyanları 150 yıl sürmüştür. Yeniçeriler birçok kez ayaklanarak padişahı tahttan indirmiş bazısını öldürmüştür. Demek ki tam muktedir de sayılmayabilir. 😊

Buna rağmen Osmanoğulları yetkilerini paylaşmak konusunda son derece cimri davranmışlardır. Bir misal vereyim. Kabakçı Mustafa Paşa yeniçeriler liderliğinde isyan ederek 3. Selimi tahtan indirir ve yerine 4. Mustafayı tahta çıkarır. Diğer alternatifleri öldürmek için 3. Selim ve 2. Mahmut infaz edilmek istenir. Sadece 2. Mahmut Alemdar Mustafa Paşa'nın yardımı ile kurtulur ve tahtı ele geçirir. Alemdar Mustafa Paşa bu konuda bazı ayanların desteğini almıştı. Bu desteklerine karşı o da ayanlara bazı haklar verilmesini sağlayan "Sened-i İttifak" belgesini padişaha imzalatmıştı. Fakat padişah bundan hiç memnun olmadı ve olaydan yaklaşık bir hafta sonra onu yeniçerilere yem yapmıştı. 


Paylaş:

Saltanat'ın kaldırılması İngilizler'e atılmış bir kazıktı

Atatürk'ün Saltanat'ı kaldırması İngilizlere atılmış en büyük kazıktır. Biz İslamcıların zannettiği gibi İngilizlerle anlaşıp saltanatı halifeliği kaldırmış değil. Bilakis İngilizlere rağmen yapmıştır. İngilizlerin elindeki büyük kozu almıştır.

İngiltere zaten Monarşi ile yönetilen bir ülkedir. Bu yüzden modern İngiliz tarihi bir bakıma "cumhuriyet rejimlerine karşı" savaşmakla geçmiştir. Avusturya Başbakanı ve Prensi Metternich 1815 Viyana kongresinde Fransız devriminin getirdiği halkçılık ve cumhuriyetçilik akımına karşı monarşik sistemlerin korunması için bir pakt kurar. Böylece Avrupadaki her halk hareketi şiddet yoluyla bastırılır. Metternich Osmanlıyı da korumaya almıştır. Metternich Sisteminin en büyük savunucusu de zaten İngiliz kralı ve Rusya çarı olmuştur.

Bu yüzden İngiltere saltanatın kaldırılmasına çok bozulmuş, Lozan'da yeni Türk cumhuriyetine adeta ateş püskürmüştür. Lozan'dan sonra Yunanistan dahil bütün itilaf devletleri ile ilişkiler düzeltildiği halde İngiltere ile 1926'ya kadar ilişkiler düzeltilememiştir.

Saltanatın kaldırılması iyi oldu. Türk siyasal hayatında monarşiyi kaldırmak gecikmiş bir hamle idi. Osmanlı hanedanlığı son iki yüzyıldır milletin sırtında bir kamburdan başka bir şey değildir. O tarihlere gelene kadar dünyanın bir çok yerinde saltanat ve krallık kaldırılmıştır. Brezilya'da 1889'da imparatorluk kaldırılmış cumhuriyet kurulmuştur. Almanya'da 1. Dünya savaşının bitimiyle birlikte imparatorluk yıkılmış yerine Weimar Cumhuriyeti kurulmuştur. Ruslar da 1917'de Çar'ı göndermiştir. Ee biz ne yapacaktık, Abdülmecid'i ve sarayını mı besleyecektik?

Dikkat edin saltanatla yönetilen bir devlet devlet bile değildir. Aşiret devleti dedikleri şeydir. Osmanlı aşiretinin devleti. Devletin sahipleri onlar, geriye kalan herkes tebaa, herkes kul... Padişaha hitap ederken herkes "kulunuz" diye hitap ederdi. Herkes padişahın kuluydu ve mülküydü işte. Daha uzatmaya gerek yok.



Paylaş:

26 Temmuz 2021 Pazartesi

Osmanlı'da Halifelik

Osmanlı Hilafet Sancağı

Tarihte Osmanlı'nın halifelik makamını kullandığı bir kaç ender vaka vardır. 

Bunlardan ilki Küçük Kaynarca Antlaşmasıdır. 1774'te 4 yıl süren Osmanlı Rus savaşında Osmanlı mağlup olmuştu. Bunun üzerine Osmanlı için şartları gayet ağır olan Küçük Kaynarca antlaşması imzalandı. Bu antlaşmada Rusya Osmanlı ülkesindeki Ortodoksların himayesini üstlendi. Aynı şekilde Kırım ve Tatar Müslümanlarının da dini bakımdan Halife'ye bağlanmasına izin verdi. Fakat Ruslar kısa bir süre sonra onu da kullandırmadılar. 

İkincisi Trablusgarp'ı (Libya) işgal eden İtalya bir süre uğraşmış fakat Libya'daki direniş de devam etmiştir. 1912'de Osmanlı ve İtalya arasında yapılan Uşi antlaşması ile Osmanlı Libya'yı İtalya'ya terk etmiş fakat İtalya da Libya Müslümanlarının dini önderlik bakımından halifeye bağlanmasına izin vermiştir. 

Üçüncüsü de 1. Dünya savaşında Osmanlı halifesinin "Cihad-ı ekber" (Büyük cihad) ilan etmesiydi. Yani tüm dünya müslümanlarını İtilaf devletleri küffarına karşı cihat etmeye çağırdı. Muhakkak bunun biraz yankısı olmuştur. Ancak bu da son derece sınırlı olmuş olsa gerektir. Örneğin Hindistan'daki müslümanlar İngilizlere karşı ayaklanmadı. Arap ve diğer müslüman milletler de bu cihat çağrısına pek uymamıştır. Elbette istisnalar olmuştur. Ama islam dünyasındaki büyük kitle harekete geçmemiştir. 

Açıkçası Hilafet makamı yüzyıllardan beri zaten içi boşaltılmış bir kurumdu. Örneğin 19. yüzyılın sonlarına 20. yüzyılın başlarına doğru Rusya Orta Asya Türk ve müslüman hanlıklarını bir bir yutmaya başladığında bunlar finans, askeri modernizasyon ve silah yardımı için Osmanlı halifesine başvurmuş, fakat Osmanlı da Rusya'nın tepkisini çekmemek için bunlara yardım edememiştir. Buhara hanlığı, Hive Hanlığı, Hokand Hanlığı vs.

Sonuç, Atatürk saltanatı kaldırdığında halifeliği hemen kaldırmamıştır. Hatta cumhuriyetin ilanından sonra da kaldırmamıştır. Muhtemelen ilk başlarda bundan faydalanmak istenmiştir. Ancak bütçe tartışmaları sırasında Halife Abdülmecit Efendi kendisine tahsis edilen bütçeyi beğenmeyip itirazda bulununca hilafet lağvedilerek halifelik hakkı TBMM'nin manevi şahsına tevdi edildi. Ne miktar bir bütçe talebi oldu bilmiyoruz. Amma velakin, günümüzde Diyanet'in bütçesi 13 milyar TL'yi bulmuşken Halife Abdülmecid'e haksızlık yapılmış olabileceği kuvvetle de muhtemeldir. 


Paylaş:

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Ulus Devlet ve Lozan Antlaşması


Türkiye'nin modern anlamda bir "ulus devlet" sistemini inşa etmesi Lozan Antlaşması ile sağlanabilmiştir. Burada ulus devlet ile kastedilen bir ırk/etnisite temelli devlet değildir. Ulus devlet modern anlamdaki devlet birimidir. 

Devlet üç temel unsurdan meydana gelir: 

  1. Sınırları çizilmiş bir ülke 
  2. Üzerinde yaşayan bir halk 
  3. Hukuk düzeni üzerine kurulu siyasal bir otorite. 

Tek vatan tek millet tek bayrak derken kastedilen budur. Osmanlı'da sınırlar net değildir. Bir millet değil, dört millet vardır: Müslümanlar, Yahudiler, Rumlar, Ermeniler. Lozan'da Osmanlı'daki dört millet sistemi terkedilmiş, buna karşın Türk uyruğu ile tek millet sistemi benimsenmiştir.

Lozan'ın sağladığı en önemli şeylerden biri kuşkusuz ülke sınırlarının net bir şekilde tespit edilmiş olmasıdır. Osmanlı'nın sürekli toprak kaybetmesi de ülke sınırlarının tam olarak net olmamasıdır. Osmanlı'da sınırlar gücünün ulaştığı yerdir. Haliyle gücünün doruğunda iken sınırlar genişler güç kaybettiğinde de sınırlar daralır. Bütün imparatorluk devletleri de böyle idi.

Bu güç ve sınır ilişkisi bütün ülkeler için geçerli değildi. Örneğin ABD'nin 19. yüzyıldan beri yani yaklaşık 150 yıldır sınırları değişmemiştir. Aslında ilk defa Vestfelya Antlaşması nda ortaya çıkan bu sistem Amerikanın 1918'de ortaya koyduğu Wilson ilkeleri ve yine 1929'da uyguladığı Kellogg Paktı ile diğer ülkelere de dayatıldı. 1933'te Uruguay'ın başkenti Montevideo'da kabul edilen konvansiyona göre içişlerine müdahale edilmeyen egemen ulus devletin tanımı kabul edildi.

Türkiye bu sisteme Lozan Antlaşması ile dahil oldu.

Paylaş:

11 Temmuz 2021 Pazar

Ekonomik bağımsızlık ve Yap-İşlet-Devret modeli

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Kamu Yönetimi bölümünde iken Türkiye Ekonomisi dersinde 1923-1929 arası Cumhuriyet dönemi ekonomisi konulu kısa bir makale hazırlamıştım. Haliyle yazmadan önce onunla ilgili kaynak taraması yapıyor ve okumalar yapmıştım.

Olağanüstü olumsuzluklara rağmen ekonomik politikalar bakımından başarılı bir dönemdir. Bu dönemde ortalama yıllık %9 büyüme sağlanmıştı. Bu dönemin en önemli özelliği milli burjuvazi'nin oluşturulması ve ekonominin dışarıya bağımlılığının azaltılması idi. Bu yönüyle kendisinden bir önceki dönem (1913-1918) olan İttihat ve Terakki'nin Milli İktisat programının bir benzeri niteliğindedir.

Osmanlı ekonomisi özellikle kapitülasyonlar ile delik deşik olmuştu. Gümrüksüz vergisiz içeri giren yabancı mallar karşısında yerli üreticinin bir şansı yoktu. 1923'te Lozan'da çetin pazarlıklar sonucunda kapitülasyonların tümü kaldırılmıştı. Ne var ki gümrüksüz mal girişi 1929'a kadar devam edecekti. Yani 1929'a kadar kapitülasyonlar fiilen devam etti.

1923-1929 ekonomik programın en önemli özelliği hem dış sermayeye açık liberal bir program olması hem de "bağımsızlık" vurgusudur. 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongre'sinde bu iki temel mesaj verilmiştir:

  • Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal ve askeri bağımsızlık sürdürülemez.
  • Dış sermaye kapitülasyon ayrıcalığı olmaksızın yerel yasalar ve kurallar çerçevesinde yatırıma davet edildi.

Devlet dış sermaye girişi ihtiyacına rağmen ekonomik bağımsızlığı temin etmek yönde tedbirler aldı. Çeşitli kamu ve özel sektör ortak girişimleri ile bazı ürün ve piyasaları dışarıya karşı korudu. Ülkede doğru düzgün yol yoktu. Demiryolları ağını arttırmak için büyük bir gayretle çalışıldı. Kaynak yetersizliği her bakımdan had safhada idi. BUNA RAĞMEN YABANCILARA ÖZELLİKLE ALMANLARA "YAP-İŞLET-DEVRET USULÜ" YAPTIRILMIŞ OLAN DEMİR YOLLARI ÜCRETİ ÖDENEREK MİLLİLEŞTİRİLDİ.

***

Bu paylaşımı yapmamın sebebi şu: Son dönemlerde ekonominin kötü yola düşmesi üzerine bazı arkadaşlar "bağımsızlığımızı sürdürmek için ödenmesi gereken bir bedel" olduğunu söylüyor. Gerçekten öyle midir? KİT'lerin yabancılara satılabildiği, yabancıların "Yap-İşlet-Devret" modeli ile 30, 50, 100 yıllığına tezgahını kurup parayı topladığı bir ekonomik model bağımsızlığı sağlıyor mu?

Yap İşlet Devret modelinde hazine zarar etmez. Ne garantisi verilirse verilsin devlet çok fazla ödeme yapmamaktadır. Bu kısmı doğru. Ama toplam bilançoda devlet ve millet zarar eder. 30 yıllığına yol yapıyor. Bugün garanti edilen geçiş miktarları dolmasa devlet ödüyor. Ama garanti edilen miktarın 20 katını aşarsa da devlete millete bir geri ödeme yapmıyor. Bundan 30 sene önce bir yol için garanti edilen geçiş miktarları ile şimdiki geçiş kapasitesi kıyaslanabilir mi? Bu süre içinde garanti edilen geçişin 100 katına bile çıkabilir. Girişimci yabancı ise o parayı alıp ülkesine götürecektir.

Diğer taraftan 30-50-100 yıl boyunca o yolu köprüyü kullanacak, kaymağını iyice emecek 30-50-100 yıl sonra da sana posasını bırakacak. Bugün yapılan yollar köprüler 30-50-100 yıl sonrasının ihtiyacını karşılayabilecek mi? Tabi ki hayır. Arada sadece girişimcinin muazzam kârı ve kazıklanan millet ve ülke olacaktır.

Yap işlet devret modeli yatırım için kaynak sorunu olan az gelişmiş ülkeler için uygulanabilir, yine de bu ülkelerin bağımsızlığını katiyen temin etmemekte bilakis onları büyük devletler için periferi (bağımlı) bir ülkeye dönüştürmektedir.



Paylaş:

9 Temmuz 2021 Cuma

Odun Hırsızlığı Yasası ve Karl Marx'ın tepkisi

Karl Marx hukuk fakültesi öğrencisi iken yaşadığı Almanya'nın Ren bölgesi meclisinde "odun hırsızlığı yasası" tartışılmış ve bir takım aristokrat vekillerin istekleri yönünde yasalaşmıştı.

Vaka şöyle idi. Ormanlar aristokrat zevat tarafından özel mülk adı altında parsellenmişti. Yoksul köylülerin ise ağaç kesecek odun toplayacak ormanları yoktu. Böylece yeni çıkardıkları yasada sadece ağaç kesenler değil kırık yıkık ağaçlardan da odun ve çalı çırpı toplamak eşit derecede hırsızlık olarak kabul edildi.

Bir tarafta hiçbir şeyi olmayan köylüler, diğer tarafta ormanları özel mülk adı altında parselleyip yoksulun çalı çırpı toplamasını bile hırsızlık saymak için yasalar çıkaran aristokratlar. Bu durum Genç Marx'ı çok rencide etmişti. Ren bölgesindeki yerel bir gazetede yazdığı bir dizi yazı ile mülkiyet hukukunu sorgulamaya başlamıştır. 

Aslında bu olay marksizmin başlangıç hikayesidir de. 


 


Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *