Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2025 Salı

Sumud aktivisti ve boykot dedektifi Erdem Özveren neden tutuklandı

Erdem Özveren konusuna girmek istemiyordum ama bu konuda da adamı haksız yere linç eden paylaşımlar gırla gidiyor. 

Az önce müslüman geçinen bir arkadaşın sayfasında gördüm. Şöyle diyor: "Bu adama başta Ersan Çelik yazdı diye inandım ama valinin açıklamasından sonra onun iç yüzü ifşa oldu. Meğer bu sureti haktan görünen bir fitneci bir iftiracı imiş. Boykot konusunda da böyle fitneci iftiracı imiş..."

Bunların hepsini de valiliğin açıklamasından sonra anlamış. 

Birazcık inancınız varsa Allah'tan korkun!

Arkaplan:

Erdem Özveren bilindiği gibi Sumud filolarına katılan bir aktivist idi. Ama bundan önce o "Boykot dedektifi" adlı bir uygulama kurmuş ve boykot edilecek küreselci firmaları ifşa eden çalışmalar yapmış. Doğru yanlış, tutarlı tutarsız bilemem ama bende bıraktığı izlenim hak hukuka dikkat ettiği yönünde. Erdem Özveren bu şekilde sosyal medyada meşhur olmuş. Ben kendisini fazla tanımam. Ama biraz araştırdığım kadarıyla iyi niyetli bir müslüman arkadaşa benziyor. Boykot markalarını ifşa etmekle de kendi çapında iyi bir hizmet yaptığını düşünüyorum. Bize de onun hakkında genel olarak hüsn-ü zan etmek düşer. 

Peki ne oldu? 

Olay şu: Sumud aktivistlerini Türkiye'ye getiren uçak indiği zaman tüm aktivistler aileleri, sevenleri ve hatta devlet erkanınca coşku ile karşılanırken emniyet güçleri tarafından Erdem Özveren gözaltına alınarak ayrı bir birime götürülüyor. Sosyal medyada paylaşılan "camın arkasındaki fotoğrafı" orada çekildi.

Hem kendisi hem de yol arkadaşları buna üzülüyor ve paylaşımlar yapıyorlar. "Bu güne kadar boykottan dolayı markalar tarafından 150'ye yakın dava açıldı bana, hepsine Allah için İslam için göğüs gerdim, Ama uçaktan iner inmez herkes çiçekle karşılanırken, bize ailemiz çoluk çocuğumuz önünde gözaltı olunca, artık devletime olan ümidim tamamen kırıldı" mealinde bir paylaşım yapıyor. Benzer bir paylaşımı da aktivistlerden Ersin Çelik de yaptı. 

Sonra İstanbul valisi bu konuda bir basın açıklaması yaptı. Meğer Erdem'in hanımı "eşim kayıp" diye ihbar vermiş, o da gelir gelmez "bulundu" tutanağı için alıkonulmuş. Vali "o gün gözaltına alınmadı ve adli kontrole de arkadaşları ile birlikte gönderildi" diyor. Şimdi bu "resmi" açıklamayı doğru kabul etmekle birlikte Erdem beyin şikayeti ile ilgili bir tenakuz bir çelişki durumu yok ki. Erdem "beni gözaltına aldılar, hapse attılar, arkadaşlarımdan farklı bir yere gönderdiler" demedi ki. Uçaktan iner inmez herkesin ailesi ile kucaklaşırken neden kendisine bu kadar apar topar işlem yapılıp (o camın arkasındaki) ayrı bir birime ayrıldığını soruyor. Haksız mı? Değil. Söyledikleri hala doğru.



Paylaş:

29 Aralık 2024 Pazar

Narin cinayeti yargı toplumsal baskı örneği

Narin cinayeti yargı üzerindeki toplumsal baskının tipik bir örneğidir. Mahkeme somut ve tatmin edici kanıtlara değil, yaygın toplumsal kanaatlere göre karar verdi. 

Diyarbakır'da 8 yaşındaki önce kayıp sonra öldürülmüş halde bulunan Narin davasında mahkeme karar vermiş. Narin'in annesi, ağabeyi ve amcası ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Narin'in cesedini yok etmek üzere gömen Nevzat Bahtiyar ise 4 yıl 6 ay ceza aldı. Ayrıca onun cezasında 6 aylık bir indirim de yapıldı.

Bu bana cumhuriyet tarihinin en hukuksuz ve en saçma davası gibi geliyor. Bir kere mahkemeler somut delillere göre karar verir. Ailesinin Narin'in öldürülmesinde hiçbir somut delile ulaşılamadı. Ayrıca aileden hiçkimse bu suçlamaları kabul etmedi. Cesedi gömen ve gerçek suça iştiraki kesin olan Nevzat Bahtiyar ise resmen aklandı. Birine kafa atıp dişini kırsa bundan fazla ceza alırdı. Neye göre, hangi delile göre verdiler bu kararı? Toplumun saçma sapan komplocu kanaatine göre tabi ki! 

İnşaallah Yargıtay temyizine kalmadan İstinaf mahkemesinde bu mantık ve hukuk dışı karar bozulur.

---

Narin cinayetinde Nevzat Bahtiyar cesedi gömen ve gömdüğü yerden çıkaran kişidir. Ailesinin Narin'i öldürdüğü bilgisi de Nevzat'ın ifadelerine dayanıyor. 

Nevzat sorgu sırasında birçok kez ifade değiştirdi ve çelişkili açıklamalarda bulundu. İlk önce kızı amcanın öldürdüğünü ve cesedi kaybetmem için bana 200 bin lira para vermeyi teklif etti dedi. Sonra ifadesini değiştirdi ve para için yapmadığını amcanın beni ölümle tehdit ettiği için cesedi saklamayı kabul ettiğini söylüyor. 

Nevzat "amcası bana dedi ki, ben onun annesi ile yattım ve o beni gördü, ben de onun için onu öldürdüm, şimdi bu cesedi kaybedeceksin" dedi. Yani amca Salim yengesi (Narin'in annesi) ile ilişkisi ortaya çıkmasın diye Narin'i öldürüyor ama ortaya çıkmaması gereken bu önemli sırrı çok rahat şekilde Nevzat'a anlatıyor. Bütün kozları Nevzat'ın eline veriyor. Akıl alır gibi değil.

Toplumun genel kanaatine göre aile bir şekilde öldürülen Narin konusunda bilgisi olduğu halde suçu toplu olarak gizlemiş. 

Peki tamam aile bu cinayeti saklamak için bu kadar büyük bir işbirliği yapıyorsa cesedi gömmesi için neden Nevzat'a verdiler? Küçücük bir cesedi gömmek o kadar zor mu? Sonra Nevzat gibi at hırsızı suratlı birine bu konuda nasıl güvenebilirler? Hem de amca anne ile gayri meşru gizli ilişkisini de hemen Nevzat'a anlatmış. Nevzat cesedi alıp direkt polise gitse ne yapacaklar? Nevzat'ın gidip köy kahvesinde ailenin çocuğunu öldürdüğünü, amcanın anne ile yattığını anlatmayacağını kim söyleyebilir? Yani bütün suçlarını saklaması için Nevzat'a nasıl güvenirler? Böyle bir saçmalık olur mu? Eğer aile bunu yapsaydı Nevzat'ın ruhu bile duymazdı. 

Neticede 

  • Nevzat'ın Narin'in cesedini gömdüğü kesindir. 
  • Nevzat çelişkili ve mantık dışı ifadelerle amcayı ve aileyi suçladı. 
  • Aile içinde hüküm giyenler de diğerleri de bu suçlamaları kabul etmedi. Zaten iddilar da temelsiz ve mantıksız.
  • Ailenin bir iştiraki olduğuna dair hiçbir delil yok. Mesela amcanın whatsapp mesajlarını silmesi bir delil değil. Belki başkasının görmesini istemediği mesajlar vardı. Bunun gibi şeyler şüphe olabilir ama delil olamaz.
  • Peki ya bunlar gerçekten ölümünde bir parmağı yoksa?

Sonuç olarak suçunu kabul etmeyen ve hakkında bir tanık veya açık bir delil de olmayan birini o suçu işlemiş gibi yargılayamazsınız.


 

Paylaş:

9 Kasım 2024 Cumartesi

Türk Telekom NetGSM ve Turkcell arasında sıkışıp kalmak

Türk Telekom'da GSM taahhütüm bitince ve önerdikleri kazık tariflerden yeni bir pakete geçmeyince %525 civarında bir zam yaptı. Ben de telefonda zaten çok az konuşuyorum. Mesela bu ay 30 dk konuşmuştum 😅

Neyse.

NetGSM'nin tarifelerini görünce ona geçmeye karar verdim. NetGSM'nin daha önce kurumsal toplu SMS hizmetini kullanmıştım. İyi bir telekomünikasyon firması olduğunu biliyordum. NetGSM Türkiye'nin 4. GSM operatörüdür ve Turkcell ile aynı baz istasyonlarını kullanır. 

4 Kasım'da hat taşıma işlemini başlattım 6 Kasım'da hattım geçmiş olacaktı. Fakat iki gün geçtiği halde bugün de açılmadı. Bugün firmayı aradım. Görüşmenin anonsunda Turkcell'in BTK kararına aykırı olarak 5 Kasım'dan sonraki yeni abonelerin baz istasyonlarına erişimi kapattığını söylüyor ve bunun için mağdur olan vatandaşları Cimer'e şikayet etmeye davet ediyor. Turkcell'in tarifeleri NetGSM'nin en az dört beş katı. Turkcell mütemadiyen milleti kazıkladığı için NetGSM gibi makul bir alternatife tahammül edemiyor. 

Telefonum kapalı olduğu için bu firmaları Cimer'e de şikayet edemiyorum, çünkü Cimer'e giriş için telefon aktivasyonu gerekiyor. Hatta Şikayetvar sitesine mesaj yazarım dedim, onun için de telefon aktivasyonu gerekiyormuş.

Ya Sabır!!!

Not: 17 gün sonra telefonumu başka bir operatöre taşıyarak açtırabildim. Çünkü numara taşıma için de aynı hatta aktivasyon geliyor. NetGSM'den online sipariş ile aldığım 3 sim kartı da çöp oldu.



Paylaş:

28 Ekim 2024 Pazartesi

Ömer Faruk Korkmaz ile Halis Bayancuk’un “Allah nerededir” konulu münazarası hakkında


Ömer Faruk Korkmaz ile Ebu Hanzala olarak tanının Halis Bayancuk Mihenk TV televisyon ekranlarında bir münazara için buluştular. Konu selefilerin ve kelamcıların bakışı ile Allah nerededir sorusunun cevabı idi. Tasavvufçu olarak bilinen Ömer Faruk Korkmaz "Allah göklerdedir" diyen selefilere reddiyede bulununca, selefi olarak bilinen Ebu Hanzala ile aralarında bu münazaraya meydana geldi. Mihenk TV de tasavvuf çizgisine yakın bir çizgide durmasına rağmen programın sunucuları tamamen tarafsız bir moderasyon gerçekleştirdiler. 

Paylaş:

27 Eylül 2024 Cuma

Fesli Kadir, Buhari ve cinler, DAEŞ ve ABD/İsrail/İngiltere

Facebook'ta değerli bir arkadaşımız Fesli Kadir (Mısıroğlu) Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiğini söylediği sözünü aktarıyor ve bu da DAEŞ gibi tahrif edilmiş hadislere dayandırılan bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değil mi? diye soruyor. 

Sayfasında yazdığım cevabı bloguma da aktarayım ki belki istifade eden olur. Yukarıdaki sorudan çıkan soruları tek tek ele alacak olursa bu konudaki görüşlerim şöyledir:

1) Fesli Kadir'in Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiği iddiası.

Kadir Mısıroğlu'nun bu iddiasını bilmiyorum ve teyit etmeden yargıda bulunamam. Fakat şurası var ki Fesli abimiz bu tür iddialarda bulunabilir. Aslında bu Fesli Kadir'e özgü bir düşünce biçimi değil. Bizim dünyamızda bu şekilde ifade eden çok insan var. Çünkü bu düşünce biçimi geleneksel İslami metodolojiye dayanmadığı gibi modern İslamcı düşünce metodolojisine de hiçbir şekilde uymaz. Yani bu düşüncenin İslami bakımdan bir değeri yoktur. Cinler görse teyit etse ne olacak ki? Kuran'a göre cinler insanlar gibi mükellef bir topluluktur ve yalan söyleyebilirler. Ayrıca Kuran cinlerin gaybı bilmedikleri halde bunu bildiklerini iddia etmeleri konusunda onları yalanlar. 

Diğer yandan Kadir Mısıroğlu'nun söylediği iddia edilen bu sözde bir hadis durumu da yoktur. Yani kaynağı bu şekilde gelen bir hadis mevcut değildir. Böyle gelen sözler olsa da İslam ve hadis alimlerinin buna itibar etmeleri söz konusu değildir. Buhari'nin hayatını okuyun. Kendisi Türk asıllı büyük bir İslam alimi ve düşünürüdür. Hadisleri aktarma konusunda döneminde varolan yöntemleri sentezleyip kendisi de bunu geliştirerek ciddi bir metodoloji ortaya koymuştur. Buhari hadisleri toplarken cinler gibi metafizik unsurlara değil, sözün hangi zincirden aktarıldığını araştırmış, zincirde geçen tüm kişilerin yaşamlarını incelemiş ve bunları kayda almıştır. 

Sonuç olarak bu söz üzerinden hadisleri ve hadis metodolojisini hedef almak hem doğru değildir hem de haksızlıktır.

2) Fesli Kadir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi?

Fesli Kadir tabi ki bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değildir. Bilhassa Osmanlı döneminde onun prototipine uyan birçok insan var. O kadar hurafeci bir kesim var ki, Kadir abi tipik olarak bunlardan biridir sadece. Diğer yandan Kadir'in ABD/İsrail/İngiltere'i kötüleyen birçok ifadesi ve eseri vardır. Ciddi bir Yahudi düşmanıdır. Filistin ve Siyonizm konusunda da birçok doğru tespiti vardır. 

3) DAEŞ bir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi? 

İnsanlar hoşlarına gitmeyen kişileri veya örgütleri hemen baş düşmanlarına izafe ederler. "Kadir saçmalıyordur o zaman onu ABD/İsrail/İngiltere projelendirmiştir". Kılıçdaroğlu'na kızanlara göre "o zaten Fetöcüdür". Atatürkü sevmeyenlere göre de "o bir İngiliz ajanıdır". Kemalistlere göre de "Şeyh Sait İngiliz ajanıdır". Çoğu kişiye göre de "DAEŞ'i Kaideyi zaten ABD kurdu". Ee 11 Eylül'ü de ABD yaptı, liste uzar gider...

Ama yok öyle bir şey, bunların hepsi safsata. 

Dünya çok büyük bir pazar ve pazarda envai çeşit güçler ve düzenler var. Herşeyi pazarın iki tröstü arasında paylaşmak tam bir saçmalık. Onlar tanrı değiller ve herşeyi de onlar yaratmıyor. Bazılarını maniple edebilir ve kullanabilir ama onların herkesi ve her kurumu kurguladıklarını düşünmek şirk gibi bir şeydir. Tanrı mı bunlar? Şehri ne kadar mükemmel tasarlarsan tasarla, şehrin altındaki fareleri tasarlayamazsın. Onları öldürebilirsin ama tasarlayamazsın, kimse tasarlayamaz. Burada fare benzetmesinden bir mana çıkarılmasın. Hayır, en küçük aktörlerin bile kendi iradeleri ve hesapları vardır. 

4) DAEŞ hadislere dayanan bir örgüt mü?

El-Kaide DAEŞ veya Taliban ve bunların Suriye'deki Tahrişşam (HTŞ) ve en-Nusra gibi versiyonları ve Afrika'daki birçok türevleri birbirine benzeyen yapılardır. Bunlar Kuran'ı, Sünnet'i (hadisleri), Selefi Salihini ve eski ulema içtihatlarını esas alırlar. Bunlara hadisçi demek de doğru değildir. Kitaplarında ve vaazlarında kullandıkları ayetler daha fazladır. Ama en çok eski ulema yorumlarını kullanırlar.

Keşke hadisçi olsalar

Bakın Hz. Ali Nehrevan'a gelince Haricilerle karşılaşıyor. Onlarla görüşmesi için elçi olarak Abdullah İbn Abbas'ı gönderir ve ona şöyle der: Onlarla tartışırken Kuran değil Hadis referanslarını kullan. Çünkü Kuran daha mücmel beyanlar içerir. Bu yüzden ayetlerin sağa sola bükülmeleri daha kolaydır. Halbuki hadisler zaten Kuran ayetlerini açıklamak içindir. 

5) DAEŞ nasıl kuruldu?

DAEŞ'i ABD/İsrail/İngiltere kurdu demek ciddi bir indirgeme ve basite alma olayıdır. Evet kuruluşunda ABD'nin rolü var. Ama olumsuz yönde. Tıpkı içinden çıktığı El-Kaide gibi DAEŞ de ABD nefretinden doğan bir hareketti. 

Peki DAEŞ nerede, ne zaman ve nasıl kuruldu?

DAEŞ 2013'te ilk olarak Irak'ta ortaya çıktı ve resmi olarak 2014'de kuruldu. Fakat DAEŞ'in kökleri son on yıl içinde Irak'taki ABD işgaline karşı direniş gruplarına dayanıyordu. ABD Irak'ı işgal edince merkezi otorite parçalandı Kürtler ve Şiiler ABD ile işbirliği yaparken Sünni Araplar dışlandı. ABD, Kürtler ve Şiiler Saddam döneminin faturasını Sünni Araplar'a kesiyordu. ABD ve Şii grupların Irak'ın Sünni kesiminde sebep olduğu ihlaller çok fazla idi. Kaçırmalar öldürmeler yargısız infazlar toplu cinayetler, toplu tecavüzler... En azından Ebu Garip hapishanesi skandalını hatırlarsınız. 

Bu yüzden 2003'ten sonra El-Kaide Sünni şehirlerde hızla gelişti. ABD ve Şiilerle sıcak temas buradaki el-Kaide kolunu daha da agresifleştirdi ve El-Kaide'den kopmasına sebep oldu. İlk zamanlar başında Zerkavi adında bir adam vardı ve kameraların önünde kafa kesiyordu. 2006'da ABD tarafından öldürüldü. İşte bu ekip Irak'ta yaşananlardan sonra ve özellikle Arap baharında Suriye'de Sünni kesimin ezilmesi üzerine yükselişe geçti. Yaklaşık bir yıl içinde Irak'ın ve Suriye'nin üçte ikisini ele geçirdi. Fakat ilginçtir hem Irak'ta hem de Suriye'de DAEŞ'ın yükselişi önlenemediği için ABD müdahale etmek zorunda kaldı. Önce DAEŞ'e karşı Irak'ta ABD Kürt ve Şii gruplarından oluşan bir koalisyon kuruldu. ABD mütemadiyen bombalıyor, Şii ve Kürtler de karada savaşıyordu ve bu şekilde DAEŞ Irak'tan çıkarıldı. Sonra ABD bu planı Suriye'de tekrarladı. Çünkü Suriye'de Rusya/Esed/İran/Şii blokuna rağmen çıkarılamıyordu. Yine ABD yoğun bombardımanı ve Kürtlerden kurduğu SDG ile ve diğer taraftan Esed/Rusya/İran/Şii blokunun saldırısı ile Suriye'den tasfiye edilebildi. 

Fakat izlediğimiz haberlere göre DAEŞ Suriye'de yine ortaya çıkmış. Özellikle Gazze saldırısından sonra küresel cihatçılar yeniden güç kazanıyor. 

Şimdi DAEŞ'in başlangıçta beslendiği iki motivasyon vardı. ABD/Batı düşmanlığı. Bu nefret had safhada idi. İntikam olsun diye yakaladıkları batılı turistleri kameraların önünde infaz ediyorlardı. İkinci nefret motivasyonları da Şiilere karşıydı. Ama bu da tek taraflı değil, çünkü Şiilerde de Sünnilere karşı böyle bir nefret vardı ve halen de var. Birinin mezhepçiliği ötekinin mezhepçiliğini besledi. Ancak burada İslami açıdan baktığımızda bir paradoks görürüz. Nefrete dayalı bir cihat olamaz. Çünkü cihat nefreti tatmin etmek veya intikam almak için yapılmaz, adaleti tesis etmek için yapılır. Bu da düşmanın hakkını hukukunu koruyabildiğin oranda sağlanabilir. Dostlara merhamet ve bağışlayıcılık vardır. Adalet ise düşmanın için vardır. Düşmanına karşı adil olamayan bir hareket eninde sonunda çirkinleşir ve zalimleşir. IŞİD'in sonu böyle oldu. Bu nefret dalgası onları sardı. Hatta kendilerinden olanlara da aynısını yapmaya başladılar. Bu söylediklerim kısmen El-Kaide için de geçerli. Fakat el-Kaidenin başında Eymen Zevahiri adında bir adam vardı. Daha makul mutedil bir adam olduğu için Kaide'nin İşidleşmesini nispeten önleyebildi. 


6) Hadis tahrifatını ABD/İsrail/İngiltere mi yapıyor?


Tabi ki hayır. ABD/İsrail/İngiltere Müslümanlığın tahrifatından bile nefret eder :)

Çünkü onlara göre zaten dinin kendisi de tahriftir/muharreftir. Kuranın da çalıntı ve pespaye olduğunu düşünen bir anlayış Kuran'ı hangi tahrifle değiştirmeye çalışacak ki? Ona göre o Kuran zaten en büyük palavradır. Dolayısı ile onlar bizim tahrif dediğim şeyi de bizim doğru dediğimiz şeyden o kadar iyi ayıramazlar. 

Bizim ise bugün daha büyük sorunlarımız var. İçimizde kendini modern sanan cahil bir kesim var ve bunlar dinin kaynaklarını kafalarına göre (Kuran "heva"larına göre diyor) düzenliyorlar: "O hadis rivayet, O sahabe (mesela Ebu Hureyre) yalancı, o alim (mesela Buhari) uydurmuş, o Mevlana sapık, o tefsir hurafe, o görüş atalar dini, o namaz kuranda yok, o başörtüsü uydurma ..."

Ee 1400 yıldır herkes yanlış biliyordu da doğrusunu sana Allah mı indirdi. Bu kesim son derece yobaz bir kesim ve yobazlıkta emin ol Kadir abiye beş çeker :)

Artık şunu anlamamız lazım. Hadis olmadan din olmaz. Bu şuna benziyor. Ben anayasa dışında hiçbir kanunu tanımam denilebilir mi? Bütün kodeksi reddediyor adam. Sadece anayasaya dayanarak tüm kanunlar tüm yönetmelikler reddedilerek bir devlet yönetilebilir mi? Ya bırak kanunu reddetmeyi, yeri geliyor birinci derece mahkemesinin bir içtihadı bile hukuk sistemi için çok değerli hale gelebiliyor. Hakim/mahkeme de kimmiş, ben anayasada yazmayan bir şeyi tanımam diyen birine ne dersin? 

Onun için aklı başında bir kişi bu topa hiç girmemesi lazım. Bakın hadislerde çok büyük hikmetler var. Cevher değerinde binlerce hadis var ve inanılmaz hikmetler barındırıyor. Lütfen güzel bir hadis kitabı bulup okuyun. Mesela İz Yayıncılıktan çıkan 3 ciltlik Rüdani 14 hadis kitabından derlenmiş güzel bir çalışmadır.



Paylaş:

27 Temmuz 2024 Cumartesi

20 Soruda Sokak Köpekleri Sorunu

1) Başıboş köpek sorunu nedir?

- Son bir kaç yılda sokak köpeklerinin nüfusunda gözle görülür bir artış yaşandı. Bazı yerlerde köpeklerin sürü halinde gezmesi sosyal hayatı tehdit etmektedir. Popülasyonun artışına bağlı olarak köpek saldırısı, ısırma ve kudüz vakalarında da istatiksel bir artış görülmektedir. Bununla birlikte kamuoyunda giderek dozu artan bir tepki bulunmaktadır. Özellikle bazı kişiler bu konuda ciddi kampanyalar yürütmektedir. Örneğin twitter'da takipçi sayısı yüzbinleri bulan bazı kişilerin neredeyse tüm paylaşımları köpek karşıtlığına dönüşmüştür. Haliyle sosyal medyadaki bu etkinlik sokaklarda yaşananlardan çok daha etkili olmakta, kamuoyunu ve hükümeti etkilemektedir.

 

2) Ne yapılmak isteniyor? Sorun ve çözüm nedir?

Mevcut "Hayvan haklarını koruma kanunu"nda değişiklik yapılması isteniyor. Mevcut kanuna göre başıboş köpekler için "yakala-aşıla-kısırlaştır-sal" prensibi uygulanmaktayken yapılmak istenen değişik ile "yakala-barınağa al-rehabilite et-sahiplendir veya uyut" şeklinde uygulanmak isteniyor. Kesin olarak yapılmak istenen şey, sokaklarda hiçbir başıboş köpeğin varlığına izin verilmeyeceğidir. Ancak bu çözüm bu şekilde uygulanırsa milyonlarca köpeğin itlaf edilmesiyle sonuçlanabilir. Çünkü şu an mevcut barınak kapasitesi dışardaki başıboş köpek sayısının %10'undan daha az. Dolayısı ile bu hayvanları itlaf etmeden sokaklardan temizlemek mümkün değil.

 

3) Başıboş köpekleri sayısı nedir? Neden bu kadar çoğalıyorlar?

Türkiye’de resmi verilere göre 1,3 milyon köpek bulunmaktadır. Bunlar yakalanıp küpelenmiş olanlardır. Ancak 4 milyon başıboş köpek olduğu tahmin ediliyor. Son yıllarda sayılarında ciddi bir artış olduğu gözleniyor.

Köpekler insanların ürettikleri çöpler ve bu çöplerin etrafında oluşan haşereler ile besleniyor. Dolayısı ile nüfusunun artışı sadece serbestçe çiftleşiyor olmalarından kaynaklanmaz. Besin zinciri geliştikçe bunların nüfusu da gelişir. Bizim son yıllarda ürettiğimiz organik çöplerimiz arttığı için köpek nüfusu da artmaktadır.

Çöplerin kontrol altına alınmadan sadece köpeklerin ortadan kaldırılması şehirlerdeki haşere popülasyonunu patlatabilir.

 

4) Hayvanseverler sosyal medyayı ayağa mı kaldırıyor?

- Hayvanseverler elbette hayvan haklarının korunması ve köpeklerin uyutulması çağrılarına karşı kampanyalar oluşturuyor. Ama bu tek taraflı değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi köpeklerin komple itlafını savunan kişilerin bu konuda yaptıkları kampanyalar, çıkardıkları gürültü ve tantanalar daha az değil. Sürekli köpek saldırılarını içeren anonim videolar bulup paylaşıyorlar. Twitter hesabının tüm paylaşımlarını buna ayıran insanlar var. Dolayısı ile bu iki taraflı bir durumdur.

 

5) Mama lobisi kimdir?

- Köpek karşıtı grubun kullandığı argümanlardan biri de "mama lobisi"dir. Peki bu mama lobisi kimdir? Mama üretici firmaları ve hayvan haklarını savunan STK'lar, dernekler... En son "Masak raporu ile mama lobisi deşifre oldu" diye bir haber servis edildi. Haber ulusal basın organlarından sadece Yeni Şafak'ta çıktı. Bu habere göre söz konusu STK'ların mama üretici firmaları ile finansal ilişkileri ortaya çıkmış. Ancak haberde kimin kime para artardığı belirsizdir. Örneğin STK'lar halktan topladıkları paraların bir kısmı ile mama almışlarsa bu durumda STK'lardan mama üreticilerine finansal hareketler normal ve yasaldır.

Bana göre bu "mama lobisi" ifadesi bir tür propaganda aracıdır. Çünkü halkımız bu tür lobilerden nefret eder ve doğru olup olmadığını test edebilecek bir birikime sahip değildir.

 

6) Başıboş köpekleri mama lobisi mi destekliyor?

- Tam tersi. Sokak köpeklerinden mama üreticilerinin nasıl bir faydası olabilir? Mama üreticilerinin asıl müşterileri petşoplar ve sahipli hayvanlardır. Bu durumda sokak köpeklerinin kaldırılması ve sahiplendirilmesi mama üreticilerinin daha çok işine yaramaz mı? Örneğin normal insanlar sokaktaki köpekleri beslemek için mama almıyorlar. Ama o köpekleri sahiplenip evine alırsa o zaman onu düzenli olarak beslemek zorundadır. Onun için kendine et, tavuk, balık aldığın gibi köpeğine de mama alman gerekir. Dolayısı ile sahiplendirme ile sonuçlanacak köpek karşıtı kampanya aslında tam olarak mama lobisine hizmet edebilir.

 

7) Hayvan hakları savunuculuğu yapıp zimmetine para geçiren dernek ve STK’lar için ne diyeceksin?

Bu da hayvanların değil, insanların kötülüğünü gösterir. İnsanlar birçok iyi şeyi suistimal ederler. Örneğin yoksullara yardım toplayıp dağıtmak için kurulmuş birçok dernek vardır. Bunların hepsi gerçekten topladıkları yardımların tümünü yoksullara dağıtıyorlar mı?

 

8) İtetapar, köpekperest kimdir?

Üzüntü ile duyduğum sözcüklerdir. Köpek karşıtları hayvan haklarını savunanlara bu şekilde hitap ediyor. Bu kadar saldırgan ve töhmetçi bir toplum olmamalıyız. Mesela ben bir müslüman olarak bana göre sırf sokakları temizlemek için köpeklerin öldürülmesi bir cinayettir. Bu köpekler de tüm canlılar da Allah’ın mahluku ve kullarıdır. Ayette “ve izal vuhuşu huşiret” diyor. Mahşer gününde vahşi hayvanlar bile diriltilip hesaba getirilecek. Elbette mahşer gününde onların bir sorumluluğu yoktur ve sorumlu olan tek varlık insandır.

Bana gelince ben bir köpek sever değilim. Hatta hayvansever bile değilim. Hayatımda hiçbir hayvan beslemedim. Şafi kökenli olduğum için hayatımda hiçbir köpeğe dokunmadım. Ama merhamet etmek başka bir şeydir. Bir köpeğe merhametiniz yoksa siz nasıl Müslümanlarsınız? Adalet bizim sevgimizle alakalı değildir. Sevmediğin bir kişinin veya bir canlının dahi hakkını savunamıyorsan adaletten nasibini almamışsın demektir.

 

9) Hadiste köpekleri öldürün demiyor mu?

- Hiçbir hadis "bakamayacağınız köpeklerin tümünü öldürün” demiyor. Ayrıca saldırganlık göstermeyen hayvanların öldürülmesi de dinen yasaktır. Hadislerde vahşi saldırgan ve kudüz köpeğin öldürülmesi emredilmiştir. Yine de bu hadisler muvakkat ve meşruttur. Yani bu emirler belirli koşullar altında ve geçici olarak verilmiştir. Kuran’da da "kafirleri bulduğunuz yerde öldürün” diye bir ayet vardır. Niye her bulduğunuz kafiri öldürmüyorsunuz. Elbette o ayetler savaş ortamı ile ilgiliydi. Her zaman ve her koşulda geçerli değildir.

 

10) Köpekler saldırgan değil mi?

- Sokak köpeklerinin saldırganlığı nadirdir. Saldırgan olan sahipli köpeklerdir. Onlar da sahiplerini ve alanlarını korumak amacıyla bunu yapıyorlar. Köpeğin doğası bu şekildedir. Sokak köpeğinin ise savunacak bir sahibi ve bir mekanı bulunmadığından saldırganlık göstermezler. Bununla birlikte sokak köpeklerinin saldırganlık gösterdiği zamanlar da olabilir. Ancak bunun sebebini araştırın. Eğer köpekler insanlardan şiddet ve kötü muamele görmüşse onlar da saldırganlık gösterebilir.

Yine de saldırganlık gösteren barınaklarda toplanabilir. Bunlar tedavi ve rehabilite edilmeli. Saldırganlıktan vazgeçmiyorsa da veteriner onayıyla uyutulabilir. Yani itlaf edilebilir. 

Köpekler binlerce yıldır insanlarla birlikte simbiyotik bir ilişki içindeler. Köpekler, aslan, kaplan, pars, ayı, kurt gibi yırtıcı hayvanlardan farklıdır. Çünkü evrimsel olarak insanlarla uyum sağlamışlardır. Bu köpeklerle hiç sorun yaşamayacağımız anlamına gelmez. Hayat karmaşıktır. Kendi eşini çocuğunu anasını babasını kardeşini ve kendini öldüren insanlar bile var. Dolayısı ile münferit vakalar üzerinden köpekleri şeytanlaştırmanın lüzumu yok.

Burada düşünülmesi gereken şey şu olabilir? Bilimsel olarak ve istatistiki olarak başıboş köpeklerin insanlara karşı ve doğrudan kendi doğasından kaynaklanan tehdit oranı nedir? Saldırıların kaçta kaçı başıboş köpek ve sahipli köpek? Bu saldırıların kaçında insanların hataları mevcut. Başıboş hayvanlara köpeklere, kedilere yılkı eşeklere sık sık saldıran ve işkence eden çocuklar ve insanlar da var. Bazı köpek saldırganlıkları bundan kaynaklanıyor olamaz mı?

 

11) Sahiplendirme nedir? Sahiplendirme işe yaramaz mı?

- Yeni çıkarılmak istenen yasaya göre köpeklerin sahiplendirilmesi teşvik ediliyor. Köpekler barınaklara alınarak rehabilite edilecek ve hayırseverlerin sahiplenmesi için sergilenecek. Hükümet yetkilileri de hayvanseverlere çağrıda bulunarak sahiplenme için güçlü bir destek istiyor.

Bana göre bu uygulanması mümkün olmayan son derece saçma bir projedir. Hiç kimse sokak köpeğini evine almaz. Çünkü bu her bakımdan yanlış, tehlikeli ve uygun olmayan bir durumdur. Bir ay içinde bir sokak köpeği nasıl rehabilite edilir? Sen bir ayda onun tüylerindeki kirleri temizleyemezsin. Sokak köpeği sokaklarda doğmuş büyümüş zor şartlar altında mücadele ederek hayatta kalmış. Bir anda evin uyumlu süs köpeği olacağını nasıl düşünebilirsiniz?

Sokakta çocuğun için ve senin için tehlikeli olan köpek senin kendi evinde veya komşunun evinde tehlikeli olmayacak mı? Sokakta görmek istemediğin köpek senin veya komşunun evine gelecek. Gerçekten de köpek karşıtlarının istediği bu mudur?

Evlerde beslenen hayvanlar küçük ve özel cins hayvanlardır. Sokak hayvanları ise daha büyük ve zor şartlar altında bir yaşam sürmüştür. İnsanlara karşı güvensizdir. Alıp öylece evinde besleyemezsin. Çok ciddi uyumsuzluk çıkar. Ayrıca şu anda herkes apartman dairelerinde yaşıyor. Müstakil evler olsa tamam. Apartman dairesinin neresine koyacaksın köpeği.

Ayrıca evde köpek beslemek dinen de caiz değildir.

 

12) Bu sorunu çözmek hayvanseverlerin görevi değil midir?

Mevcut yasa değişikliği “sahiplendirme veya itlaf” gibi iki seçenek sunuyor. Böylece hayvanseverlerin sokak köpeklerini sahiplenmeleri ve kurtarmaları bekleniyor. Ancak bu bir şantaj pazarlığıdır. Çünkü bu hayvanların varlığı ve yaşama hakkı hayvanseverin sevgisine ve fedakarlığına bağlı değildir. Biz onları sevsek de sevmesek de onların yaşama hakkı var.

Ayrıca bazılarının dediği gibi “seviyorsan evine al besle” demek de son derece ırkçı ve faşist bir tutumdur. Senin ona zulmetme hakkın benim onu evime almamla ters orantılı değil.

 

13) Köpek saldırısı ile mağdur olanlar ne olacak?

- Bir köpek saldırdı diye tüm köpeklerin itlafını istemek adalet değil intikamdır. Bu konuda mağdurları ileri sürmek çirkin bir ajitasyondur. Burada “bir mağduru” dinleyerek tüm köpek türüne karşı karar almak mümkün değildir. Senin çocuğunu eşek tepse, eşeklerin itlafı kararı konusunda sana mı başvurmalıyız? Her gün trafikte evladını kaybeden yüzlerce acılı anne var. Trafik yasalarını çıkarırken onlara soruyor musunuz?  

Hayır yani bu benim başıma da geldi. 2007’de bir köpek benim çocuğuma da saldırdı. Belki hayatımın en kötü travmasıydı. Hayatımda hiç o kadar öfkelendiğimi hatırlamıyorum. Ama bir sokak köpeği değil komşunun köpeği idi. Sokaklardaki köpekleri kaldırıp bunları sahiplendirirseniz saldırganlıkların azalacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine daha da artabilir. Çünkü sahipli köpekler başkalarına saldırır.

 

14) Köpeklerin saldırganlığına dair bir sürü video yayınlanıyor buna ne dersin?

- İstatistiki olarak köpek saldırısı çok azdır. Servis edilen videoların çoğu anonimdir. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir zamanda çekilmiş videolar sanki bugün burada bizim mahallede yaşanmış gibi sosyal medyada paylaşılıyor. Halbuki her haberde olduğu gibi bu videolarda da 5N1K (ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin, kim) uygulanması gerekir. Dolayısı ile bu tür videoların üzerine atlamak ve aslını astarını öğrenmeden hemen paylaşmak doğru değildir. Çünkü bu kadar köpek karşıtlığı yapmak da hayvan ırkçılığına girer.

 Bunun dışında köpeklere saldıran birçok insan videoları da var. İnsandan daha zalim bir varlık var mı?

 

15) Neden öldürülen çocuklara merhamet etmiyorsun da köpeklere merhamet ediyorsun?

Bu da başka bir çirkin ajitasyon. Merhamet herkes için gereklidir. Çocuğa da köpeğe de merhamet etmek gerekir. Elbette çocuklar köpeklerden daha önemlidir. Bir çocuğa saldıran bir köpeğin elinden bir çocuğu kurtarmak için gözümü kırpmadan o köpeği parçalayabilirim. Burada insanın üstünlüğü ve önceliği tartışılamaz. Ama konu bu değil ki. Konu herhangi hayvanın yaptığından dolayı alakası olmayan başka hayvanları da suçlamak doğru değildir.

Çocuklara merhamet etmek demek tüm köpeklere nefret etmek ve tümünden intikam almak demek değildir. Saldırgan bir köpekten dolayı saldırgan olmayan milyonlarca köpeğe acımasızlık göstermenin mağdur çocuklara merhamet etmekle bir alakası yoktur.

 

16) İtlere harcanacak para neden emeklilere harcanmıyor?

Dini bütün ağabeylerimizden kardeşlerimizden bunu da duyduk. Bu da başka bir ajitasyon. Bir şeyi yapmanın doğru olup olmadığı tartışılabilir ama bir şey alakası olmayan başka bir şey ile ilintilenerek kıyaslanması yanlıştır. Hayvanlara ait parayı emeklilere emeklilere ait parayı da ağaçlandırmaya harcayamazsın. Her birinin kendi önemi var. Bazıları da şöyle diyor: Neden hacca gidiyorsunuz da onu muhtaç olanlara dağıtmıyorsunuz. Bilader hac parası ayrıdır muhtaçlara dağıtılan sadaka ayrıdır. İşte bu da onun gibi gereksiz bir demogoji…

Hayvanlar bizim insan habitatımızın doğal üyeleridir. Sağlıklı olmalarını ve çevremizle uyumlu olmalarını temin etmek için bütçe ayırmanın kötü bir tarafı yok. Devletlerin büyük bütçeleri var ve hayvanların ıslahı ve rehabilitasyonu için ayrılacak olanı da devede kulaktır.

 

17) Sokaklarda başıboş hayvanlar artık var olmamalı

- Fert olarak millet olarak devlet olarak o kadar bilinçli davransaydık zaten bu noktaya gelmeyecekti. Biz Hindistan gibi yaşayıp Almanya gibi sonuç bekliyoruz. 😊

Türkiye’de sokak köpeklerinin tümünün ortadan kaldırılması zor. Bunu başarsak bile şehirlerimiz fareler sıçanlar ve yılanlarla dolabilir. Mesela bu sene (2024 yaz mevsimi) çok fazla yılan olduğu rapor ediliyor. İki hafta önce akşam tek başıma Midyat Millet Parkı’nda oturuyordum. Saat 12’den önce insanlar dağıldılar. Ben biraz daha kaldım. Tam gece 24:05’de 10 metre önemde 5 tane iri sıçan (fare, ceredon) ortaya çıktı 😊

Geceleri şehirlerimizi, sokaklarımızı kimin istila ettiğini biliyor muyuz acaba? İşte o sokak köpekleri büyük oranda bunlarla besleniyor. Köpekler de zaten genellikle gündüzleri uyurlar ve geceleri dolanıp beslenirler.

 

18) Sokak hayvanları hastalıklara sebep oluyorlar

- Bu da başka bir çelişki. Mademki sokak köpekleri hastalıklara sebep oluyorlar neden insanlardan bunları sahiplenmeleri ve evlerine almaları isteniyor?

Besili ve kümes hayvanlarından yayılan salgın hastalıkları daha fazladır. Çünkü insanlar bu hayvanlarla doğrudan temas halendeler. Halbuki sokak köpeği ile temas halinde değiliz ama onu evimize alıp, sahiplenip beslersek o zaman temas edecek ve hastalıklara sebep olabilecek. Aslında köpekler insanların çöplerini ve çöplerin etrafındaki haşereleri yiyor. Muhtemelen buna yapmasalar daha fazla hastalık olabilir.

 

19) Diğer ülkelerdeki durum nasıl? Almanya’da neden sokak köpeği yok?

- Amerika ve İngiltere’de sokak köpeği itlafı yaygındır. Amerika’da yılda 1 milyon cıvarında köpek itlaf ediliyor. Almanya’da ise bazı hayvanın tedavi edilemeyecek derece hasta olması, rehabilite edilemeyecek derece saldırgan olması gibi durumlar haricinde hayvanların itlafı yasaktır. Buna rağmen Almanya’da başıboş köpek bulunmamaktadır. Almanya’da hayvan sahiplendirme ile ilgili sıkı kurallar vardır. Hayvanlar barınaklara alınmakta ve nüfusu kontrol altında tutulmaktadır. Ama bence en önemli neden Almanya’da uygulanan çöp politikasıdır. Almanya’da atıklar ev içinde farklı çöp bidonlarına atılarak ayrıştırılır. Ayrıştırma evde başlar ve bu yüzden çöp geri dönüştürmede dünya lideridir. Çöpler kontrol altına alınabildiği için sokak köpekleri için şehirlerde bir besin zinciri bulunmaz.

 

20) Çözüm önerilerin nedir?

- Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Kötü bir çözüme muhalefet etmenin başka bir çözüm sunmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Yani diyelim ki sen kötü bir şey yapmak üzeresin ve ben de sana “bu kötüdür bunu yapma” diyorsam bunun için bir alternatif sunma zorunluluğu yok. Bununla birlikte bu soruna insancıl bir çözüm bulmak hepimizin sorunu ve zorunluluğudur. Bu ikisini karıştırmamak gerekir.

Türkiye’de düzgün işleyen bir çöp/atık politikası oluşturulmalı ve hem kurumlarımız hem de halkımız bu konuda bilinçlenmeli ve işbirliği yapmalıdır.

İkincisi bu hayvanların kontrol altına alınabilmesi için bu konuda daha fazla ödenek harcanmalı. Tüm hayvanlar yakalanarak küpe takılmalı. Böylece her hayvanın kimlik numarası ile bir veritabanına bağlanarak aşıları, vukuatı vs kontrol altında tutulmalıdır. Belediyelerin bu konuda iyi çalışan bir ihbar hattı olmalı.

Dişilere spiral takılması, kısırlaştırma gibi yöntemlerle nüfusu ve doğumları kontrol altına alınmalı. Şu ana kadar yasal olarak yapılan buydu ama pratikte o kadar uygulanmıyor.

Toplum hayvanlara karşı bilinçlendirilmeli ve hayvanlara karşı saldırganlık ve işkence de önlenmeli. Çünkü bu kötü muamele hayvanları saldırgan hale getirebilir. Sen kaldırımda yatan köpeğe bir tekme atarsın ve o da gider başka birini ısırır.

 


Paylaş:

22 Kasım 2023 Çarşamba

Fatih Altaylı! İsrail Ahmet Yasin'i mi bırakmış?

Fatih Altaylı "Milyon dolarlık soru: Hamas’ın kurucusunu İsrail niye serbest bıraktı?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıda "acaba Hamas’ın kurucusu Şeyh A. Yasin’in İsrail tarafından yakalanıp, ömür boyu hapse mahkum edildikten kısa bir süre sonra aniden ve niye olduğu belirsiz şekilde serbest bırakılıp önce Ürdün’e, oradan Gazze’ye gitmesi sadece bana mı ilginç gelir!" dedi.

Sadece bu yazısı bile Fatih Altaylı'nın bir "gazeteci" olmadığını ve ne kadar cahil olduğunu gösterir. İnsan biraz araştırır, Google'a, Vikipedia'ya, Ekşi Sözlüğe filan bakar. Fatih Altaylı'nın ne kadar ezbere ve atmasyon yazdığının çok çarpıcı bir örneğidir bu.

Peki gerçek nedir?

Hamas'ın kuruluşuna fiziken değil manevi olarak önderlik eden Ahmet Yasin vücudu, boyundan aşağısı felç durumunda olan kötürüm birisiydi ve tekerlekli sandalyeye bağlıydı, ne elleri ne ayakları tutuyordu. Hamas'ın 1987'de kuruluşundan iki yıl sonra 1989'da İsrail Gazze'de bir çok Filistinli ile birlikte Ahmet Yasin'i de tutuklamıştı. Vücudunun felçli olmasına rağmen işkence gördü ve son derece kötü koşullar altında tutuldu. En temel ihtiyaçları için fiziksel yardıma bağımlı olan şeyh Yasin'i 8 yıl boyunca insanlık dışı şartlarda hapiste tuttular.

1997 senesinde ise İsrail ajanları Ürdün'de ikamet eden Hamas'ın siyasi büro başkanı Halit Meşal'e bir zehirli iğne ile suikast düzenledi. Ancak Ürdün polisi olay anında iki İsrail ajanını tutuklamayı başardı. Ürdün devleti Halit Meşal'e yapılan zehire karşı panzehirinin verilmemesi ve Meşal'in ölmesi durumunda ajanların idam edileceğini açıkladı. İki ajanını kaybetmek istemeyen İsrail panzehiri hemen verdi ve Halit Meşal'in hayatı kurtarıldı. İki ay sonra yapılan pazarlıkta da hapisteki durumu kötüleşen Ahmet Yasin'e karşı o iki ajan takas edildi. Yani 1989'da tutuklandı ve 8 yıl sonra 1997'de nasılsa öleceği düşünülerek iki İsrail ajanı ile takas edildi.

Demek ki Fatih Altaylı'nın dediği gibi öyle hemen bırakılmamış. Hele keyfi veya Altaylı'nın ima ettiği gibi gizemli bir neden için hiç bırakılmamış. İsrail'in önemsediği iki ajanı karşılığında takas edilmiş.

Fakat İsrail Ahmet Yasin'i takip etmeyi durdurmadı. 2003'te kendisine bir suikast düzenledi fakat hafif yaralarla atlattı. 2004'te de bir İsrail casusunun yerini tespit etmesi ile tekerlekli sandalyeye bağlı bedeni kötürüm bir adam olan Ahmet Yasin füze ile vurularak şehit edildi.

Fatih Altaylı hakkaten bu adam hakkında konuşurken utanmalısın.

Bu kadar aptallık, bilgisizlik, ve önyargı eğitimle de olmuyordur.




Paylaş:

21 Temmuz 2023 Cuma

LGBT hem politik hem de pornografiktir

LGBT bireylerin cinsel yöneliminden öte hem politik hem de pornografik bir harekettir. Yani bir insanın hemcinsine cinsel bir istek duyması bu duygunun kaynağı her ne olursa olsun onu tüm toplumun önünde afişe etmesini gerektirmiyor. Amaç bireyin cinsel dürtüsü değil fakat daha geniş anlamda organize edilmiş politik pornografidir.

Mesela bir üniversitenin mezuniyet töreninde mezun olan bir kızın LGBT bayrağı açarak programda olmayan bir gündemle programı sabote etmesinin sebebi ne olabilir? Bu kızın cinsel tercihini göstermek istemesi midir? Hiç alakası yoktur.

Afişe etmek, dikkat çekmek politik bir tutumdur. Burada pazarlanıp satılan bir ürün değil. Politize edilip afişe edilen bir düşüncedir. Afişe edilen şey de cinsel dürtü olduğuna göre bu da pornografiktir. LGBT'liler bunu yapıyor. Hatta bunun savunuculuğunu ve eylemlerini yapanların çoğu gerçek anlamda homo seksüel bile değildir. Bir sosyalistin inşaatta çalışan işçilerle olan ilgisi kadardır bu. Yada Kudüs davasına adanmış bir İslamcı'nın Filistinli bir mülteciyle olan ilişkisi kadar. Yani mesele bireysel ihtiyaçlar değil ideoloji ve politikanın ta kendisidir.

LGBT hareketinin bir amacı herhalde aile ve cinsellik üzerindeki mahrem değerleri yıkmaktır. Fakat emin olun bundan çok daha fazladır. LGBT yapıcı bir düşünce değil yıkıcıdır. Bir şey yapmayı vaad etmez. Sadece yıkmayı vaad eder. Cinsel özgürlük gibi bir vaadi de yoktur. Örneğin açılımında "lezbiyen gay biseksüel transeksüel" var. Yani normal olan kadın erkek cinselliği dışında herşey var. Ama normal olan cinsellik nedense yok.

Aslında LGBT 1960-70'li yılların popüler olan bohem anarşist ve sol karışımının yeni bir şeklidir ve halikazırda tüm dünyayı kasıp kavurmaktadır. Birçok gerçek solcunun bundan son derece rahatsız olduğunu da biliyorum fakat buna cephe almak o kadar kolay değildir. Bu akım edebiyatta, sinemada, modada, kültürel iletimde, popüler bilimde, akademide, çarşı pazarda ve küreselleşen dünyada o kadar çok desteklenmektedir ki onun taraftarlığını yapanlar hızla yükselebilir ve onu eleştirenler de güçlü bir koroyla linç edilebilir.

***

LGBT'nin kendi terminolojisi de var. Misal homoseksüel veya heteroseksüel diye insanları ikiye ayırırlar. Burada çok hınzırca bir düşünce vardır.

Homo aynı cinsi ifade ederken hetero karışık demek olup karşıt cinsi ifade etmez. Karşıt cins değil karışık cins demektir. Dolayısı ile hetero seksüel olan biri karşı cinsten olduğu gibi kendi cinsine de yönelen demektir. Adı üzerinde karışık...

Bir başka hınzırca kavram da homofobidir. LGBT'liler homoseksüel ilişkiye karşı olanlara homofobik adını koyarlar. Bu da kendi cinsinden korkan anlamına gelir. Oysa homoseksüel karşıtları kendi cinsinden korkmaz ve çekinmez ancak bir homoseksüel kişi, içinde taşıdığı dürtülerden dolayı kendi cinsinden çekinebilir. Homo karşıtı olanlar ise kendi cinsine karşı cinsel bir dürtü hissetmeyeceğinden böyle bir korkuları da olmayacaktır. Dolayısı ile aslında homofobik olanlar da kendileridir.

Neyse konu uzun ama konuyu gündemde tutmak da zaten dediğim gibi politik pornografidir. LGBT'nin amacı da budur amaç gündemde kalmaktır.



Paylaş:

16 Ocak 2023 Pazartesi

A. B. Şirokorad, Osmanlı Rus Savaşları (Kitap kritiği)

Şirokorad'ın Osmanlı Rus Savaşları kitabını yeni bitirdim. Bu adam bir Rus ve askeri tarih uzmanı. Fakat o nasıl bir milliyetçilik öyle arkadaş?!

Rusya'nın İstanbul ve boğazları ele geçirmesi bir ölüm kalım meselesidir diyor. Bu satırları bugün yaşayan birisi üstüne basa basa söylüyor.

Rusların barış zamanlarında İstanbul'a çıkartma yaparak ele geçirme planlarını anlatıyor. Bu ele geçirme operasyonlarında kimyasal silah kullanılabileceğine dair örnekleri anlatıyor. Plevne kuşatmasında kimyasal silah kullanmayan Rus komutanlarını ahmaklıkla suçluyor. 😲

Savaşları anlatırken çok detaylı bilgiler veriyor. Fakat ne hikmetse sadece Rusların kazandıkları bölümleri anlatıyor. Türk tarafından sürekli "düşman" diye bahsediyor. Elbette bu bir tarihçi için çok uygunsuz bir dildir. Savaşlardaki ölü rakamlarını verirken uçuyor. Kıran kırana boğaz boğaza mücadele olan cephelerde bile örneğin "Türkler 6 bin kayıp verirken Ruslar 15 kayıp vermiştir" diyor 😆

Batılı ülkelerin Rusya'ya karşı Osmanlı'yı korumasına karşı adeta kuduruyor. Emperyalistliklerinden girip caniliklerinden çıkıyor.

"Rusya hiç öyle batılıların dedikleri yayılmacı bir ülke değildir" diyor. Halbuki bu Rusya dünya kara topraklarının beşte birini; onlarca ülkeyi, devleti yutmuştur. Bunların tümünü de savaşlar ve istilalar yoluyla yapmıştır. Bazıları "Rusya toprakları Kuzeydedir, orası yaşama uygun değildir" diyebilir ki bu da doğru bir yaklaşım değildir. Baltık ülkeleri ve İskandinav ülkeleri de aynı enlemde Kuzey'de yaşıyorlar. Ama orada şahane bir yaşam var.

Rusya Kuzey'de ve Karadeniz'de sıkışmışmış, külliyen palavra. Rusya'nın Baltık denizine, Atlantik okyanusuna ve Büyük okyanusa çıkışı var. Peki dünyada hiç deniz sahili olmayan ülkeler ne yapsın? Peki Karadeniz'deki sahili olan diğer ülkeler (örn. Romanya, Bulgaristan, Gürcistan) ne yapacak? Onlar da mı boğazları işgal edecek? Almanya da varlık sebebini Akdeniz'e çıkmakta görürse ne olacak?

Türkiye İstanbul'u fethettiği tarihten bu yana boğazları ticaret gemilerine hiçbir zaman kapatmamıştır. Kendileriyle savaş durumunda olduğumuz zamanlar hariç Rus ticaret gemilerine de hiçbir zaman boğazlar kapanmamıştır. Ama savaş gemilerinin geçişi tabi ki farklıdır. Rusya Akdeniz'e hakim olmak için boğazları istiyor. Yani "seni yemezsem ölürüm" diyen kurdun hesabı onunki.

Rusya dünyanın kaynaklarına hükmediyor ama hala varlık sebebini başka ülkelerin topraklarında görüyor. Elbette bu sonu gelmez bir doyumsuzluk ve aç gözlülük.

Şirokorad profesyonel bir tarihçi olmasına rağmen içi nefret dolu bir adamdır. Sadece Türklerden ve Avrupalılardan değil, Rus çarlarına bile ne hakaretler ediyor. Büyük Katerina'nın Osmanlı ve Boğazlar politikasını çok beğendiği halde kendisine "köylü oruspusu" diyecek kadar ağzı bozuktur.

Neyse hakkını yemeyelim, kitaptan öğrendiğim bir sürü gerekli ve gereksiz ayrıntı da var. Mesela Almanların 1. Dünya savaşında yenilmelerinin sebebi savaşı kaybetmeleri değil, Almanya'da Rusya'da olduğu gibi devrim (ihtilal) oldu. Bu, Almanya'nın o kadar kısa sürede 2. Dünya savaşına nasıl hazırlanabildiğini de açıklıyor. Mesela gereksiz ayrıntıya bir örnek; 2. Katerina gençken İsveç ordusunda borazan olarak görev yapan bir askerle evlenmişti. Bu yüzden Ruslar arasında ona takılan "Borazanın karısı" lakabı meşhurmuş 😆

Neyse keyifli bir okumaydı. Kitabın çevirisini ve yayın editörlüğünü yapan Selenge Yayınları sahibi Ahsen Batur da işin hakkını veren bir tarihçiydi. Bu yılın Ağustos ayında vefat etti. Kendisine bu vesile ile Allah'tan rahmet dilerim.

Александр Широкорад, Alexander Shirokorad


Paylaş:

18 Aralık 2022 Pazar

Devlet fabrika işletmez

Bazıları sürekli "o fabrika satıldı bu fabrika satıldı memleket satıldı" diye paylaşım yapıyorlar.

Arkadaşlar özelleştirme olması gereken bir şeydir. Yıllar önce ilk kez İlhan Kesici'den dinlemiştim. Kendisi uzun bir dönem DPT'de (Devlet Planlama Teşkilatı) planlama uzmanı olarak çalışmış birisidir. Kesici yeni kamu modelinde özelleştirmenin gerekli olduğunu anlatıyordu. Kesici bu konuda özellikle İngiltere üzerinde yaptığı çalışmalardan örnekler vermişti. İngiltere'de 1980'lerde sonra hızlı bir özelleşrirme programı uygulanmıştır.

Bu konuda benim söyleyeceklerim şu: Devlet fabrika işletmez. Zarar edip etmemesi önemli değil. Çünkü liberal ekonomilerde bu tarz üretim süreçleri özel sektöre bırakılmıştır. Sosyalist modelde tüm üretim araçları kollektifleştirilirken Keynesyen modelinde ise bu ikisinin ortasında bir durum meydana gelir. Ancak Keynesyen sistemi de 1970 krizinden sonra çöktü ve Neo Liberal ekonomiye geri dönüldü.

Sosyalist, Korporatist ve Keynesyen gibi devletçi sistemler 1930'larda uygundu ama özellikle 1980'lerden sonra bu tamamen bırakıldı. Hatta bu tarihten sonra sadece Keynesyen gerilemedi sosyalizm de çöktü. Korporatizm zaten 2. Dünya savaşından sonra tarihe karıştı.

Günümüz mentalitesinde devlet şeker üretemez. Üretmemeli. Çünkü devlet şeker üretirse bu konuda özel sektör gelişemez. Çünkü özel sektör kamu gücü üstünlüğüne sahip üretici devlet firmalarıyla rekabet edemez. Özel sektör gelişmediği için de dışarıya bağımlılık artar.

Örneğin Türkiye'de kağıt üretiminin geri kalmış olmasının sebebi Seka'nın devlet kuruluşu olmasıdır. 30 35 yıl önce matbaacılık ve yayıncılık yapıyordum. Seka özelleştirilmeden önce o zamanlar da kullanılan kağıdın %90'ı ithaldi. Seka son derece adi bir kağıt üretiyordu. Dışardan getirilen 3. Hamur kağıdı bile ondan iyiydi. Sanıyorum bir tek gazetelerde kullanılıyordu. Bir de karton kağıdı diye bir kağıt üretiyordu. O da Bristol ile kıyaslanınca çok adi bir kağıttı. Dışardan gelen 1. Hamur, Kuşe, Bristol, Kraft vb. kağıtlarla kalite bakımından rekabet edebilmesi mümkün değildi. Açıktır ki Seka sektörün önünü tıkamıştır.

Kamu gücü rekabete açık tüketim mallarının üreticisi olduğunda o sektör gelişmez. Özel sektörün ürettiği ürünler ticari kaygılarla sürekli iyileştirilip geliştirilir. Devletin ise ticari kaygısı olmaz. Olsa bile bunu siyasiler yönetemez. Devleti yöneten siyasi kurumlar olduğu için devlet kurumları olan fabrikalar da siyasi partilerin oyuncağı hale gelir. Her gelen hükümet yandaşlarını bu fabrikalara doldurur. Bu yüzden başarılı olması da mümkün değildir.

Uygar ülkelerde artık devlet asli görevleri olan adalet, güvenlik, sağlık, eğitim, imar, altyapı vs ile uğraşıyor. Buna ekonomide saf kamu malları deniliyor. Devlet saf kamu malları alanının dışındaki sektörlerden çekilip küçüldüğü için yandaşların devlet kadrolarına doldurulması söz konusu olmuyor ve devletin yükü daha hafif, giderleri daha az oluyor. Devlet özel sektörü ve piyasaları teşvik eder ve onlardan vergi alır. Böylece serbest pazar ürünleri olan tüketim mallarında pek çok özel işletme açılıp rekabet ve fazla üretim olunca fiyatlar da düşer.


 


Paylaş:

9 Kasım 2022 Çarşamba

Ekmek yemenin ahlaki üstünlüğü

Ekmek üreticileri sendikası başkanı Cihan Kolivar "Ekmek toplumların temel gıdası değil, aptal toplumların temel gıda maddesidir" beyanında bulunmuş.

Şimdi bu arkadaş örneğin ET Üreticileri Sendikası başkanı olsaydı anlardık da EKMEK sektöründe çalışıyor yani. Ayıp değil mi?

İnsanın her şeyden önce yaptığı işe, çalıştığı sektöre saygısı olması lazım. Ben Ekmek Üreticileri sendika başkanı olsaydım ekmeği tazim eder, anıtını dikerdim. Adam ekmeğe ve ekmek tüketicilerine hakaret ediyor 😃

Ekmek Yiyenler Aptal mı?

Ekmek yiyenlerin aptal olduğunu söyleyenler sallıyor. Hayret verici bir iddiadır bu. Gerçeklikle alakası yok. Zaten Kolivar da o sözü siyasi anlamda söyledi. Neymiş çok ekmek yediğimiz için 20 yıl iktidar değişmiyormuşuz. Bir de Japonya örneği veriyor. Halbuki Japonya örneği tam da onu yalanlıyor. Japonya'da 1500 yıldır aynı hanedanlık imparator olarak hüküm sürüyor. Demek ki iktidar değişimi ekmek yemekle olmuyormuş.

İnsanlar bir milyon yıl boyunca avcı toplayıcı olarak sadece et ile beslendi ve bir milyon yıl geçmesine rağmen zekalarında bir ilerleme olmadı. Ne zaman ki tarımı tahılı ve buğdayı keşfetti işte o zaman insanlık büyük bir sıçrama yaptı. Ayrıntı için "Tarım devrimi"ne bakınız.

Uygarlık tarihinin söylediği budur.

Günümüzde de üniversite sınavı sonuçları üzerinde araştırma yapılsın. Zengin olup et tüketen elitistlerin çocukları mi daha başarılı yoksa ekmek tüketen taşra çocukları mı?

Öyle afaki elitist sallamasıyla olmuyor. Gerçek bilimsel veri gösterin. 

Ekmek Neden Kutsal?

Şöyle söyleyeyim: Bir milyonluk upuzun insanlık tarihinde hiçbir icat ekmeğin ve tahılın ve dolayısı ile tarımın icadı kadar önemli bir etki yaratamamıştır. Bu icat uygarlığın ortaya çıkmasını, insanların avcı toplayıcılıktan yerleşik hayata geçmesini, mülkiyet kavramının doğuşunu, artı ürün ve ticaretin meydana gelmesini, siyasal ve askeri güçlerin yükselişini, yazının sanatın tekniğin icadı ve daha nice ilerleme ve gelişmeyi sağlamıştır. İşte bütün bunları ekmeğe ve tahıla borçluyuz. 

Ekmek üretimi stoklaması kolaydır ve toplumları doyurur. Dünyanın en gelişmiş ve en zengin ülkesi olmasına rağmen Amerikan toplumu etçil bir toplumdur ve her etçil toplumda olduğu gibi açlık orada da çok yaygındır. Belirli bir kesim açtır. Halbuki ekmekçil toplumlarda açlık daha az görülür.

Ekmek Yemenin Ahlaki Üstünlüğü

Ekmek yemenin et yemeğe ahlaki üstünlüğü de vardır. Beslenmek için bir başka canlıyı öldürmüyorsun. Halbuki et yemekle içimizdeki vahşi hayvanı beslemiş oluyoruz. Et yiyen toplumların özelliği de zeki olmaları değil, tamahkar ve saldırgan olmalarıdır.

Ekmek yiyen toplumlar daha barışçıl daha insani daha demokratik ve daha adil olurlar. Et yiyen toplumlarda olduğu gibi toplumun bir kesiminin açlığı söz konusu da olmaz. Ekmek herkesi doyurur.

Et yemek ise elitlere özgü olduğu için geriye kalan büyük bir kesim açlık çeker. Dışa karşı saldırgan bir toplum olduğu gibi kendi içinde eşitsiz bir gelir dağılımı barındırır.



Paylaş:

5 Kasım 2022 Cumartesi

Bilgiçlik Sendromu

Küçükken Ramazan'da iftardan hemen sonra mahallenin camisine gider ve yatsı vaktine kadar beklerdik. Bu arada rahmetli imamımız sevgili Molla Münir (Çiçek) bize bir konuyu açar ve sohbet/vaaz ederdi. Birgün öylece sessiz oturuyordu. Cemaatten biri hoca bize bir vaaz eder misin? dedi, beri ki "Ama hocam Ademden bu yana olan konuları biliyoruz, Ademden öte bir şey varsa onu anlat" diye uyarıda bulundu. İşte ben buna "bilgiçlik sendromu" diyorum.

Bu "bilgiçlik sendromu"na biz de yakalanıyoruz.

Vaazlarla ve Cuma hutbeleri ile pek aram yok. Zaten az işittiğim için hutbeyi de pek dinlemiyorum. Fakat dinlediğim zamanlar da malesef haz alamıyordum. İmamların vaazlarda ve minberlerde anlattıkları konular ve anlatma biçimleri o kadar basit ve sıradan tekrara dönüştü ki artık kendini bilgili sanan biz gibi daimi müminlere yavan geliyor.

Hakikaten bilmediğimiz ne anlatabilir ki?

Fakat bir gün hatamı anladım. Ben ve benim gibi ukalalar biliyor olsak da cami cemaati içinde bu konuları bilmeyen insanlar var. Her insan ve her kuşak sıfır bilgi ile doğar ve bilginin en basitinden başlayarak öğrenmesi gerekir. O zaman İmam ve vaizlerin anlattıklarının kıymetini anladım ve saygı duymaya başladım.

Bu dini konuların dışındaki tüm diğer konular için de geçerli.


Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *