Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2025 Salı

Bahçeli haklı, Türkiye Kuzey Kıbrıs'ı ilhak etmeli

Bahçeli Kıbrıs'ın anayurda katılması gerektiğini söylemiş, kesinlikle katılıyorum. Bunu daha önce ben de Facebook'ta yazmıştım. Kıbrıs ilhak edilmelidir. Neden çünkü Kıbrıs'ta iki toplum arasında anlaşma zemini bulunmuyor. 

1960'ta Kıbrıs'ta  Türk ve Rum toplumu ortaklığında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulur. Ancak Enosis planı (adayı Yunanistan'a ilhak ettirme planı) çerçevesinde askeri dikta Kıbrıs'a el koyar. O zaman Türkiye adaya çıkarma yaparak Türklerin yaşadığı kuzey kısmını işgal eder. Güneyden kuzeye ve kuzeyden güneye mübadele yapılır. Yani demografik olarak da birbirinden tamamen ayrılmış izole olmuştur. 

2004'te BM genel sekreteri Annan bir plan hazırlar. İki toplumun Kıbrıs Federasyon Cumhuriyeti altında birleştirilmesi teklif edilir. Kurulacak cumhuriyette başbakanlık dönüşümlü olacak bakanlıklar ise 1/3 Türk 2/3 Rum olacaktı. Türkler planı kabul ettiği halde Rumlar %75 oranında reddetti. Rumlar Türk toplumunun siyasal haklarını teslim etmeye hazır değiller. 

Kuzey Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyet olarak da kabul görmüyor. Metruk Arafta kalmış bir yer. İlhak edilirse bizim Adana Mersin illerimiz gibi gelişir.

Peki ilhak edilince tepkiler ne olur? Hiç bir şey olmaz. 1974'te Türkiye şimdikinden daha zayıfken adanın %40'ını fiilen işgal etti, tepkiler ne oldu? Batılı ülkeler ABD ve AB biraz ambargo filan yaparlar, zaten yapıyorlar. S400 ve F35 ambargosuna bir de Kıbrıs ambargosu eklenir. 

Türkiye burayı fiilen ilhak edince Akdeniz'deki fiili gücü artar. İleride savaş filan olursa geri kalan kısmını da ilhak ederiz belki kim bilir 😃



Paylaş:

27 Nisan 2025 Pazar

Kent İttifakı veya Kent Uzlaşısı

Erik Jan Zürcher'in Modernleşen Türkiye'nin Tarihi kitabından sonra Lenin'in Kır Yoksullarına kitabını okudum. 100 sayfa cıvarında ince bir kitap. 1903'te yazılmış. Serflik döneminden sonra hala ezilmekte olan köylü proleteryasını inceliyor ve onlara hitap ediyor.

Lenin bir aksiyon adamı ve aynı zamanda güçlü bir hatiptir. Eserlerinde Karl Marx ve Engels gibi felsefi derinliği olmasa da sağlam bir mantığı kitlesel ikna kabiliyeti var. 

Kitapta dikkatimi çeken bir şeyi sizinle paylaşmak için yazdım bunu:

Lenin köylü proleteryasının ve kır yoksullarının kentteki sanayi işçileri ile birlikte hareket etmesinin tek kurtuluş yolu olduğunu söyler. Bir kaç yerde kullandığı kavram da KENT İTTİFAKI. Ona göre kırdakiler ve şehirdekiler o ittifak ile birlikte hareket etmeden sosyalizm gelmeyecektir.

DEM Partinin Kent Uzlaşısı dediği şeyin bununla bir bağlantısı olabilir mi? 😃



Paylaş:

5 Nisan 2025 Cumartesi

CHP Kurultayındaki Papandreou

CHP'nin bugün kurultayı vardı. Eski Yunanistan başbakanı Yorgo Papandreou da misafir imiş ve Özgür Özel ile birlikte basın açıklaması yaptılar. Papandreou "Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu ile gurur duyuyoruz. Bu mücadele otokrasi ile demokrasi arasındaki mücadeledir" dedi. 

Papandreou ne alaka la 😃

Yunanistan ile çözülememiş bir ton ciddi sınır, egemenlik ve güvenlik sorunlarımız var ama sen onu yanına alıp iç politikada taraf yapıyorsun?

Filistin direniş örgütü Hamas'a terörist diyen, Mahmut Abbas TBMM'ye geldiğinde gizlenip ortada görünmeyen Özel'e bak sen. 

Özgür hızını alamayıp aynı konuşmada "ben iğne ile kazarak AB yolunu açmaya çalışıyorum ama Erdoğan kürekle kapatıyor" dedi. 😆

(Gülücüklerimi mazur görün çünkü gerçekten komik)

Keşke Eczacı Özgür Özel farmakolojinin yanında biraz da siyasi tarih okusaydı. Çünkü Türkiye'nin AB yoluna taş koyan gerçekten Yunanistan'dı. Hele Avrupa Birliği 2008'de Güney Rum Cumhuriyetini tüm Kıbrıs'ı temsil edecek şekilde tek taraflı olarak AB tam üyeliğine kabul etti ve Türkiye'yi Kıbrıs'ta işgalci saydı. Hem de Türk tarafı BM'nin Annan Planını kabul etmiş Rum tarafı ise reddetmişti. Çünkü Avrupa hem Türkofobik hem de İslamofobiktir. 

Onun için sevgili Özgür Papandreou'yu yanına alıp Erdoğan'a beraber sallamaktansa CHP içinde gerçekten bu konularda bilgisi olan birilerine danışsaydın keşke.



Paylaş:

28 Mart 2025 Cuma

İmamoğlu soruşturma ve ifadesi üzerine

Ekrem İmamoğlu'nun savcılıkta geçen ifadesini ve sorgusunu içeren 121 sayfalık belgeyi okudum. 

Kısa bir değerlendirme yapacak olursak, Soruların %90'ına "Bu soruyu muhatap kabul etmiyorum, iddiaları şiddetle reddediyorum" şeklinde cevap verdi. 

Son sözünde de "ben üç kez İstanbul seçimlerini kazanmış bir kişiyim bana bunları soramazsınız" mealinde uzun bir açıklama yapıyor. 

İyi de sana kazandığın seçimlerle ilgili sorular sormuyor ki, senin yönettiğin belediyede senin kurumların, senin adamlarının hakkında ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları bunlar. Üç seçim kazanmak sana "sorulamaz" hakkı veriyorsa o zaman Erdoğan bugüne kadar 30 yıldan beridir girdiği 20'ye yakın bütün seçimleri kazanmış. o zaman ona da kimsenin sormaması gerekir.

Her şeyi normal, temiz, düzgün bir yönetici olsa çıkar her şeyi çatır çatır savunur. Bu telaş, bu panik, bu üstencilik neden?

***

Şimdi deniyor ki, "gizli tanık". Bu konuda da algı yapıyor.

  • 4 gizli tanık
  • 13 kimliği açık tanık
  • 4 müşteki (şikayetçi, davacı)

Gördüğünüz gibi dava gizli tanık beyanlarına dayanmıyor. 

Gizli tanıkların ifadeleri de oldukça önemli bilgiler içeriyor ve bu bilgiler Masak raporları ve elde edilmiş olan diğer açık bilgilerle uyum sağlıyor. Örneğin gizli tanıklardan biri "Adem Soytekin'in İmamoğlu'nun gizli kasalarından biri olduğunu duyduğunu" söylüyor. Adem Soytekin ifadesinde de İmamoğlu'nun şirketleri ile herhangi bir ticari ilişkisinin olmadığını söylemişti. Ancak Masak raporları İmamoğlu İnşaattan Adem Soytekin'in şirketine 8 daire devredildiğini ve yine başka zamanlarda para transferi olduğunu gösteriyor. Dairelerin karşılığında bir ödeme görünmüyor. Adem Soytekin bunun hakkında tekrar sorgulandığında İmamoğlu inşaat ile birlikte iş yaptığını onun karşılığında 8 daire aldığını söylemiş. İmamoğlu ise bu iddiaların tümüne "Bu soruyu muhatap kabul etmiyorum ve iddiaların tümünü şiddetle reddediyorum" cevabını vermiş.

İyi de bilader senin şirketinden senin gizli kasan olduğu iddia edilen kişiye 8 daire gittiği görülüyor. Bunu açıklaman gerekmiyor mu? 

***

Soruşturmalar özellikle reklam panoları üzerindeki sistematik yolsuzluk ağını gösteriyor. Şikayetçi firmalardan birinin önceki yönetim zamanından kiralanmış reklam panoları vardı. 2019'da İmamoğlu kazandıktan sonra süresi dolmadığı halde kendisine ruhsatını yenilemesi gerektiği söyleniyor. Ruhsat yenilemek istediğinde bu sefer ek ücret ve rüşvet talep ediliyor, vermeyince ruhsatı iptal ediliyor ve panoları tahrip ediliyor. Sektördeki birçok firmaya bu şekilde zorluklar çıkarılırken yandaşlarına ve kendi kurdukları paravan firmalara usulsuz ve muvazalı ihaleler ile ruhsatlar veriliyor. Kendi firması bilbordları işletme hakkını aldıktan sonra bilboardların boyutu büyütüyor ve giantboard yapıyor, sayısını da arttırıyor. Böylece 5-6 kat daha fazla kazanç elde ediyorlar. Bunun gibi birçok örnek ve kanıtlanmış detaylı anlatımlar var. 

İmamoğlu benim bilgimin dışında diyerek sıyrılabilirdi. Ama o kadar kolay olmayacak, alttaki insanlara topu atarsa onlar da itirafçı olup daha fazla bilgiyi ortaya saçabilirler. 

***

Suçlamalar oldukça sağlam ve somut. Kanaatime göre sadece yolsuzluk suçlamalarından en az 10 yıl hapis cezası yer. Terörden ceza alacağını beklemiyorum.



Paylaş:

İmamoğlu ve İBB ile MEB arasındaki kreş sorunu


İmamoğlu yolsuzluk ve terör suçlaması ile gözaltına alındığında sorgudaki ifadesinde "Kreş konusundaki icraatı nedeniyle kendisine siyasi kumpas kurulduğunu" söyledi.

Hapishanede iken de yine "Kreş açtığım için hakkımda soruşturma açılmış. İfade vermek isterdim ama şu an gözaltındayım, yoksa seve seve bu şehrin çocukları için yaptığımız kreşleri tüm gücümle savunurdum. Kreş açma suçunu işlemeye devam edeceğiz" açıklamasında bulundu.

Suçu kendine göre popülize ve politize edip suç olmaktan çıkarıyor. O zaman şöyle soralım:

Diyelim ki ben de şehrin çocuklarını eğitmeye, hizmet etmeye karar verip İstanbul'da bir kreş açtım ama belediyenin ruhsat için talep şartları yerine getirmediğim için ruhsatsız devam ettim. Gelen belediye personeline de "gücünüz yetiyorsa gelin kapatın" diyerek rest çektim. Olur muydu Ekremciğim? Çünkü Ekrem'in yaptığı tam olarak bu.

Şimdi ben bu konuyu biraz araştırdım ve detaylarını sizinle paylaşayım.

Okul öncesi kurumların niteliği yaşa göre belirleniyor. Buna göre Kreş ve Anaokulu farklıdır.

- 0-24 aylık yaş arasında çocukların dahil olduğu kuruma KREŞ deniliyor ve bu kreşlerin yönetimi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlıdır. Bakanlığın Resmi gazetede 29342 sayılı Yönetmeliğinde tanımların yer aldığı Madde 4'ün h. fıkrasında "Kreş: 0-24 aylık çocuklara hizmet veren kuruluşu" diye tanımlanıyor.

- 36-68 aylık yaş arasındaki çocukların dahil olduğu kuruma da ANAOKULU deniliyor. MEB'in Okul öncesi yönetmeliniğinin Madde 4 a) fıkrasında yine "Anaokulu: Eylül ayı sonu itibarıyla 36-68 aylık çocukların eğitimi amacıyla açılan okulu" şeklinde tanımlanmaktadır.

Özetle 0-24 arası aylık olan çocukların olduğu kurumlara "kreş", 36-68 arası aylık olanlara da "anaokulu" denir.

Şimdi İBB'nin açtığı "Yuvamız istanbul" kurumunun web sitesinden baktığımızda şöyle yazıyor: "3-6 yaş aralığındaki çocukların ihtiyaçlarını gözeterek; onların bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimlerini destekleyen güvenli ve zengin öğrenme ortamları sunan bir kurum olmayı hedefliyoruz."

Yani senin kurduğun Kreş değil Anaokuludur. Dolayısı ile anaokulu açılması işletilmesi ve yönetilmesi tamamen Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır. Özel anaokulları açılsa dahi bu da Özel okullarda olduğu gibi tamamen Milli eğitime bağlıdır.

İBB'nin açtığı ve kreş adı verdiği anaokulları MEB'e bağlanmayı ve denetlenmeyi kabul etmemekte ve ilgili mevzuatı çiğnemektedir. MEB, Yuvamız İstanbul kurumunun kapatılmasını veya MEB'e devredilmesini resmi olarak talep etti. İmamoğlunun buna verdiği cevap "güçleri yetiyorsa gelsin kapatsın" şeklinde oldu.

Cin olmadan şeytan çarpmaya kalkmak deyimi böyle bir şeydi galiba 😃

Paylaş:

24 Mart 2025 Pazartesi

Erdoğan ve İmamoğlu'nun kaderi aynı mı?

İkisi de İBB başkanı iken hapse atıldı. 

Erdoğan oradan çıkıp cumhurbaşkanlığına yürüdü. 

Şimdi sıra İmamoğlu da... mı?

Evet Erdoğan hapse girdi. Ama bir milli şairin şiirini okudu diye. Erdoğan İBB başkanı iken herhangi bir yolsuzlukla suçlanmadı. Birileri tarafından suçlanmış olsa da yargılandığı ve hapsedildiği bir dava değildi. O zaman da aynı şimdiki gibi muhalefetteki bir partinin belediye başkanı idi ama elinden gelen hizmeti yaptı. Hizmetleri beğenildi ve Türkiye'ye de model olabileceği düşünüldü. Halkımız ona teveccüh etti ve o da siyasi dehasını kullandı. Yine de kolay olmadı. Önce parti başkanı oldu. Sonra partisi mecliste 1. gelirken henüz milletvekili seçilemeyen kendisi Deniz Baykal'ın da yardımı ile milletvekili seçilebildi. Sonra başbakan oldu. Daha sonra cumhurbaşkanı oldu, ama her aşamada sistemin zorlukları ve engelleri ile karşılaştı. 

İmamoğlu'nun da siyasi bir liderlik gücü var. fakat onun önündeki zorluklar daha başka. Üniversite diploması iptal edildi. Bu durumda zaten CB adayı olamaz. O da Erdoğan gibi hapse girdi ve muhtemelen mahkumiyet de alacak. Fakat burada şiir okumak gibi masum bir nedenle değil, yolsuzluk ve mali suçlar nedeniyle suçlanıyor. 2028 seçimlerinden önce çıkacağını sanmıyorum. Bu da başka bir engel. İmamoğlu CHP partisinin başkanı bile olamadı. CHP ve muhalefet blokunda kendisini istemeyen ciddi bir kesim de var. Twitter'a girerseniz hala aleyhinde konuşan/paylaşımlar yapan bir CHPli/muhalif kesim olduğunu göreceksiniz. Tekrar aday olabilse bile Erdoğan karşısında kazanabileceğine dair bir veri yok. 

Bence siyasi hamleleri de doğru oynamadı. İmamoğlu'nun ilk yapması gereken şey parti başkanlığını ele geçirmek olmalıydı. Şu anda bu tiyatral cumhurbaşkanlığı aday adaylı ön seçimi yerine parti başkanlığı seçimini yapması ve partisine tam olarak hakim olması gerekirdi. Partide birçok baş var Mansur Yavaş, Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu. Bunlar en hassas zamanda çelme takabilirler. Çünkü İmamoğlu'nun CB olması durumda sonraki aşamada bu ekipleri zaten tasfiye edecek. Bunların sadakat göstereceği ne malum.

Yani İmamoğlu'nun siyasi kariyeri gerçekten bitmiş olabilir.



Paylaş:

23 Mart 2025 Pazar

İmamoğlu İstanbul'da hangi sorunları çözmüş?

Ekrem İmamoğlu iki dönemdir İstanbul'dan belediye başkanı seçiliyor ve İBB'yi yönetiyor. Peki ne tür hizmetler yaptı? İstanbul'un hangi sorunlarını çözdü? Bir İBB vizyonundan çözmesini beklediğimiz sorunlar, mesela;

  • Trafik ve ulaşım?
  • Konut ve kira?
  • Deprem riski ve kentsel dönüşüm?
  • Altyapı ve çevre düzenlemesi?
  • Yeşil alanlar ve çevre temizliği?
  • Ekonomi. İstihdam ve işsizlik?
  • Küresel ticaret merkezi haline gelmesi?
  • Turizm merkezi olması?
  • Sosyal hizmetler ve erişilebilirlik?
  • Sağlık hizmetleri erişimi?

Midyat'ta kulağımla ilgili sağlık kurul raporunu, tüm muayeneleri ve tahlilleri ile birlikte bir günde çıkarttım. İstanbul'a gittiğimde raporun tarihi geçmişti. Geçerlilik süresi bir hafta imiş. Aynı raporu almak için Bakırköyde Siyami Ersek Hastahanesine gittim, bırakın raporu sadece odyometri testi için 3 ay sonrasına randevu alabildim. 

Hakkaten İmamoğlu İstanbul'da hangi sorunu çözdü? Ortaya koyduğu iftihar ettiği projesi nedir? İnanamadım ama "Kent lokantası" imiş. 16 milyonluk nüfusu olan mega kentte günlük 5 bin kapasiteli lokantası ile övünebiliyor. Bunların çapı da bu kadardır.

Efendim yok merkezi hükümet engel oluyormuş da falan da filan... Bunları geçiniz. İBB'nin bütçesi dünya ülkeleri bütçelerinin yaklaşık %30'undan daha fazladır.

***

Ben bunları dile getirince bazıları "hastahaneler sağlık hizmetleri Sağlık bakanlığına bağlıdır" diye hemen itiraz etti. Ama benim söylediğim "sağlık hizmeti ERİŞİMİ". Belediyeler kentin ihtiyaç durumuna göre hastahane yaparak bunu sağlık bakanlığına devreder. Mahallede okul ihtiyacı varsa bunu MEB değil belediye bilmesi lazım. Sağlık bakanlığı sağlık hizmeti verir, hastahane inşa etmez, MEB de okullarda eğitim verir, okul inşa etmek MEB'in işi değil, cami inşa etmek de Diyanetin yaptığı bir iş değil. İnşa, imar ve altyapı birinci dereceden yerel yönetimlerin sorumluluğundadır.

Belediyenin kentte olan biten her şeyle alakası var. Bunlar başka kurumlarla ilgili olsa da fark etmez. 

Sağlık, Sağlık Bakanlığına bağlı. Ama kentteki sağlık kurumlarına erişim büyük oranda yerel yönetimle ilgilidir. 

Trafik de Ulaştırma Bakanlığına bağlı. Ama kentte trafiği rahatlatacak önlemleri almak belediyenin sorumluluğundadır. 

Konut sorunu İmar ve İskan Bakanlığına bağlıdır. Kira ve konut fiyatlarını doğrudan etkileyecek politikalara sahiptir.

Eğitim Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır ama okullarla ilgili her tür imar, inşa, altyapı ve üst yapıdan belediye sorumludur. 

Çevre düzenlemesi de Çevre Bakanlığına bağlıdır. Ama kentte çevre ile ilgili tüm düzenlemeleri elbette belediye yapacaktır. 



Paylaş:

22 Mart 2025 Cumartesi

Saraçhane ve öğrencilerin devrimcilik serabı

Öğrenci hareketleri hoştur, güzeldir. Fakat öğrenci hareketlerinden bir devrim çıkmaz. 

Bir isyan hareketinin önünde iki yol vardır. Ya kitselleşecektir veya marjinalleşecektir. Eğer isyana konu olan olaylar büyük kitleyi temsil ediyorsa kitleselleşme olabilir. Fakat bu yine de rejimin karakterine bağlıdır. Örneğin Tunus'ta Yasemin devrimi çabucak kitleselleşip Zeynel Abidin Bin Ali rejimini devirdi ama Suriye'de rejimin yıkılmasını isteyen daha geniş bir kitle olmasına rağmen rejimin baskıcı ve saldırgan doğasından dolayı devrim kitleselleşemeyerek marjinalleşti. 

Devrimin kitleselleşebilmesi için uygun bir sosyal yapı, uygun bir rejim ve uygun bir devrim nedenleri olmalıdır. Örneğin Arap baharı döneminde Tunus'ta, Mısır'da ve Suriye'de yaygın bir yoksulluk ve yolsuzluğa dayanan oligarşik bir bürokrasi vardı. Ama Suriye'deki rejim genel kitlenin dışında farklı bir sosyal yapıya dayanıyordu. 

Türkiye'de bir devrim şartları söz konusu değildir. Yoksul ve mutsuz kesimler olabilir. Ancak örnekteki Arap ülkelerindeki gibi dışlanmış bir yoksulluktan söz etmek pek olası değildir. Mesela Türkiye'de yoksulluk yaşlılık engellilik maaşları, yaşlı ve engellilere bakım maaşları, ücretsiz sağlık ve ilaç hizmetleri, ücretsiz eğitim, yerel idareler tarafından yürütülen sosyal yardımlar, sosyal güvencesi olmayanlar için elektrik su doğalgaz temel fatura yardımları, 65 yaş, engelli ve şehit/gazi yakınları için ücretsiz ulaşım, öğrenciler için burslar vb. birçok sosyal hizmetler yoksul kesimlerin nefes almasını sağlıyor. Bunlar Suriye, Tunus, Mısır, Yemen, Afrika ve 3. dünya ülkelerinde benzeri bulunmayan hizmetlerdir. Türkiye'de insanlar bırakın devrim yapmayı, 22 yıldır oy kullanarak dahi hükümetin değiştirilmesini istemiyor. Devrim hayalleri kuranlar ancak serap görüyorlar. 

Protestolar uzadıkça isyan kitleselleşemediği için marjinalleşecektir. Tıpkı Gezi olaylarında olduğu gibi. Gezi olaylarından ne çıktı? Devrimciler için biraz nostalji dışında hiçbir şey. Buna karşın toplumun büyük çoğunluğu Gezi'yi irrite olarak karşılamıştır. Gezi olayları Ak partiyi kendi tabanı ile daha da kenetlendirmiş ve iktidarını perçinlemiştir. Öyle bir noktaya gelindi ki Gezicilik Fetöcülük gibi savunulamaz bir hale gelmiştir. 

Onun için gaza gelenlere ve getirenlere dikkat edin. Onlar sizi sadece marjinalleştiriyorlar.



Paylaş:

20 Mart 2025 Perşembe

İmamoğlu'nun tutuklanması ve Fetöleşme üzerine

Yazmıyayım diyorum ama kaç gündür karnım şişti.

İmamoğlunun tutuklanması sadece onunla alakalı değil aslında CHP ile alakalı imiş. Son zamanlarda cumhurbaşkanının CHP yöneticilerine belediyelerdeki açık yolsuzluklarla ilgili ciddi uyarılar yaptı. 

Şu ana kadar tutuklanan CHP belediye başkanları, yardımcıları veya meclis üyeleri şunlar: İBB, Beşiktaş, Sarıyer, Esenyurt, Kartal, Ataşehir, Üsküdar, Sancaktepe, Tuzla, Adalar, Şişli ve Beyoğlu. Tabi İBB çok büyük. İBB'ye bağlı kurumların yüksek yöneticileri de var. 

Fakat bu belediyelerde yaşananların sebebi de iktidar değil, yine CHP'nin kendisidir. CHP belediyelerinde yolsuzluklar yapıldığına dair çok fazla şikayetler oldu ve bu şikayetler de hep CHP ve diğer muhalifler tarafından dile getirildi. CHP kurultay yapıyor ve eski genel başkan başta olmak üzere birçok CHP'li kurultayda yolsuzluk yapıldığı rüşvet verildiği, parayla delege satın alındığını açık açık ifade ediyor. Ekrem İmamoğlu aleyhinde de günlerdir CHPliler ve muhalefettekiler tarafından yayın yapılıyordu.

Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik bizim bu olaylardan haberimiz yoktu demiş, Ancak bu doğru değil. İçişleri bakanlığı soruşturma izni vermedikçe bir savcı belediye başkanına soruşturma açamaz ve onu tutuklayamaz. Savcının iddianamesine konu olan raporlar, belediyeleri günlerdir didik didik eden Masak'ın incelemeleri sonucunda ortaya çıktı. Hükümetin elbette bundan haberi vardı. Alakamız yok dese olabilir ama haberimiz yok demek doğru değil. 

Ekrem İmamoğlu'nun hemen aklanıp çıkacağını düşünmüyorum. Bunda onun cumhurbaşkanı adayı seçilmesinde payı olsa da tek neden bu değil. Asıl neden yolsuzluklar ve suçlandığı iddialar da değil. Belki en önemli neden Eko'nun giderek FETÖLEŞMESİDİR.

Benim Fetöleşmeden kastettiğim şey Fethullahçı olmak değildir. FETÖCÜLÜK BİR SİYASİ NEFRET DİLİDİR. Zamanında Fethullahçılarda Erdoğan ve Ak Parti (dolayısı ile hükümet) karşıtı bu nefret dili o kadar yoğun bir şekilde ortaya çıkınca hükümet bunları terör örgütü diye yaftaladı ve ne kadar fethullahçı varsa onları yargı yoluyla ezdi. Çünkü hepsinde bu nefret dili vardı. İşte bu nefret dilinin ortaya çıktığı tüm kesimler bir tür fetöleşme yaşamıştır. Örneğin Selahaddin Demirtaş aynı fethullahçılar gibi Erdoğan'a hitaben "Seni başkan yapmayacağız, seni yargılayacağız, kaçacak yer bulamayacaksın falan filan" diyordu. Sonuç: Aynı Fethullahçılar gibi yargılandı ve hayatı perişan oldu. Ümit Özdağ da bu yüzden içeridedir. Ekrem İmamoğlu da CB adayı olduğu açıklandıktan sonra Erdoğan karşıtı bu nefret dilini açıktan kullanmaya başladı. Sen daha aday bile değilsin, cumhurbaşkanlığı seçimine 3 yıl var. Sen İBB başkanlığı vazifesini yapıyorsun ama sanki miting meydanlarındaymış gibi bir dil kullanabiliyor. 

Erdoğan ondan korktuğu için değil, ona sinirlendiği için affetmeyecek. Aynı Fetöcüleri, Selahaddin Demirtaş ve Ümit Özdağ'ı affetmemesindeki nedende olduğu gibi. Yani geçmiş olsun Ekrem başkan. Bundan sonra gerçekten muhtar bile olamayabilir. Bizde "hırsı aklından büyük olan" diye bir deyim var, o hesap.

Süreç Mansur Yavaş'a değil, Özgür Özel'e yarayacak. Çünkü Yavaş da yolsuzluk dosyaları ile tutuklanabilir. Bu yüzden adaylık yarışından vazgeçtiğini açıkladı. Ama Özgür Özel'in içten içe sevindiğini düşünüyorum. Süreci iyi kullanabilirse Eko'nun mağduriyetini de kullanarak cumhurbaşkanlığı yarışında yolu açılmış olacak.




Paylaş:

14 Mart 2025 Cuma

Osmanlı'dan günümüze azınlık sorunları

 

Osmanlı'da azınlık isyanları ilk olarak 1815'te Sırp isyanı ile başladı. Ruslar Sırp isyanını destekledi ancak Avrupa bu konuda net bir tutum gösteremedi. Çünkü o ara Avrupa'da Metternich sistemi denilen, krallık ve imparatorlukların parçalanmasına karşı bir politika hakimdi. 1815'te Viyana kongresinde temelleri atılan bu sistem temel olarak Fransız ihtilalinin etkilerine karşı kurulmuştu. Avrupalılar ilk başta Osmanlı'yı da bu sisteme dahil etmişti. Fakat öte taraftan Osmanlı'ya karşı Hıristiyan azınlıkları da desteklemek istiyorlardı. Osmanlılar isyanı bastırdı fakat Sırplara özerklik vermek zorunda kaldı.

Daha sonra 1821'de Yunanlılar ayaklandı. Bu kez tüm Avrupa Yunan isyanını destekledi. Avrupa'nın her yerinde Yunanlıların safında bağımsızlık savaşı vermek için Avrupalı aydınlar çağrıda bulunuyor ve seferber oluyorlardı. Osmanlı ve Mısır birlikleri gemilerle Mora yarımadasına taşınırken İngiliz Fransız ve Rus ortak donanması Navarin limanında Osmanlı donanmasını yakarak imha etti ve Avrupa'nın bu yardımı ile Rumlar Yunanistan'ı kurdular. Bu durum diğer azınlıklar için bir model oldu.

Yabancı müdahale azınlıklar için şehvetli bir hal aldı. Sırplar Bulgarlar Makedonyalılar Arnavutlar ve diğer halklar bunun için bir çok kez isyan etti ve başta Rusya olmak üzere Avrupa ülkelerinin çeşitli kışkırtma destekleme ve müdahaleleri ile bağımsızlıklarını kazandılar.

Fakat bu sistemin ilk kurnanı Ermeniler oldular. Ermeni komitacılar yabancı müdahaleyi celbetmek için birçok kez Ermeni halkının canını kendi elleri ile ateşe atmışlardır. 1905'te Adana ve Kilikya bölgesinde nüfusu %10'u geçmeyen Ermeniler bu bölgede isyan çıkarmış ve müslümanlar ile ermeniler arasında Ermenilerin aleyhine sonuçlanan şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Başka Ermeni isyanları da olmuş ve en sonunda 1915'te büyük sürgüne kadar gitmiştir. Neticede ne İngilizler ne Fransızlar ne Amerikalılar ne de Ruslar Ermenilere yardım edebilmiştir. Hala da Ermeni lobisi Türkiye'ye karşı batıyı kışkırtmaya çalışmaktadır. Ancak bundan somut bir sonuç alamadıkları gibi Ermeni diasporasını Ermeni halkının ve devletinin kamburu haline getirmektedir.

Bu durumu yaşayan ikinci bir azınlık da Kürtlerdir. Türkiye'de Suriye'de Irak'ta ve İran'da siyasi ve askeri mücadele yolunu seçen Kürt grupları batıdan bir miktar destek aldılar. Barzani kuzey ıtakta otonom bir bölge edindi. Türkiye'de PKK ve Suriye'de PYD batının yeterli desteğini sağlayamadığı gibi her iki grup da kendini feshetme noktasına geldi. Neticede Kürt siyasi hareketi çatıştığı ülkelerle çatışmayı bırakarak uzlaşmak zorunda olduğu bir aşamada bulunuyor.

Şimdi aynı süreci Suriye'de Alevi/Nusayri ve Dürziler yaşıyor. Dürzileri sadece İsrail destekliyor. Nusayrileri ise kısmi yada tam destek olmak üzere İsrail İran ve Rusya destekliyor. İran ve Rusya zaten devrim sırasında etkilerini yitirdiler. İsrail desteği ise sadece Suriye'de kaos yaratmak içindir.

Dışardan destek beklentisi içinde olan bir diğer halk da Filistinlilerdir. Filistinliler yıllarca Arap ülkelerinin ve halklarının desteğini ve kurtarmasını beklediler. Kısmi destek olmuştur ama Filistinlileri dışardan gelen hiçbir gücün kurtaramayacağını artık Filistinliler de anlamıştır. Fakat diğer tüm örneklerin aksine Filistinlilerin İsrailliler ile birlikte yaşaması olası değil. Çünkü bu İsrail'in devlet kuruluş mentalitesine aykırıdır. İsrail bir Yahudi devleti olarak kurulmuştur. 1948 Filistinlilerin sürgün edilmesinden sonra geriye kalan çok küçük bir Arap azınlığı dışında hiçbir Filistinli'ye vatandaşlık hakkı vermemiştir. İsrail bunu yahudi demografisinin bozulmaması için yapmaktadır. Dolayısı ile geriye kalan Filistinlilere vatandaşlık vermediği gibi onları da sürmek istemektedir. Bu durumda bir anlaşma ve ortak yaşama zemini yoktur.

Türkiye Suriye bağlamında dönecek olursak; devlet ve ana akım Sünni Türk veya Arap kitlesi ülkenin tarihsel unsurlarından olan tüm azınlıklara kültürlerinin devamını sağlamak için ihtiyaç duydukları her tür haklarını vermeli ve kimlik haklarına saygılı olmalıdır. Ve yine azınlıklar diğerlerine saygı göstermeli, kendini azınlık olarak görmemeli, uç ve radikal hareketlerden uzak durmalı ve azınlık siyaseti gütmemelidir.

Not: Bu yazı ilk olarak islamdunyasi.net sitesinde yayınlandı. 



Paylaş:

23 Ekim 2024 Çarşamba

Yeni çözüm süreci mi dediniz?

Abdullah Öcalan ile bir çözüm sağlanamaz. Öcalan Çözüm Süreci'nin bittiğinden bu yana 44 aydır neden tecrit altındadır? Çünkü Türkiye süreç içinde Apo'yu kullanamadı. Apo Türkiye'yi kullanmaya başlamıştı. 

Mesela PYD'nin elindeki Kobani IŞİD tarafından işgal edilmeye başladığında Türk devletinin Kobani için harekete geçmesini, aksi takdirde barış sürecinin çökeceğini söylemişti. Ne güzel Türkiye'ye emir veriyor ve "barışı bitiririz" diye de tehdit ve şantaj yapabiliyordu. Bundan sonraki görüşmelerde hem Abdullah Öcalan hem de Salahaddin Demirtaş sürekli el yükselterek baskın olmaya çalıştılar. 2015'te barış bozuldu ve PKK çatışmaları geri geldi.

2015'te PKK'ya bağlı bir gençlik yapılanması bazı illerde özerklik ilan ettiğini açıklamış ve polisin girmesine engel olmak için hendek kazmış ve barikatlar kurmuştu. Bu süreçte hem Öcalan'ın hem de Demirtaş başkanlığındaki HDP'nin rolü çatışmaları tırmandıracak şekilde ilerledi. 

Demirtaş hükümetin çözüm süreci ile ilgili görüşmelerini "AKP'nin kirli pazarlığı" şeklinde tanımlıyor ve Erdoğan'ı hedef alıp "seni asla başkan yapmayacağız" diye kavgacı ve agresif bir siyasetin öncülüğünü yapıyordu. 

Gelinen noktada şurası anlaşılmalıdır ki ne Öcalan ile ne de Demirtaş ile bir çözüm üretilemez. Çözüm süreci ancak agresiflikten ve kavgacılıktan uzak, makul adamlarla gelişebilir. Bu Apo'da da Demirtaş'ta da olmayan bir özelliktir.



Paylaş:

5 Ocak 2023 Perşembe

Petrol ve doğalgaz çıkarmak

 
Karadeniz'de, bilmem nerede şu kadar doğalgaz bulundu şeklindeki haberleri biliyorsunuz. Bu haberler doğrudur. Fakat bunlar hemen ekonomiye dönüşebilecek şeyler değil.
 
Yine bazı aklı evveller Lozan'ın gizli maddelerinden dolayı bu doğal kaynakları çıkaramadığımızı iddia ediyorlar. Çünkü kendi toprağındaki kaynakları çıkaramamanın başka bir izahı görünmüyordu. Halbuki bunun nedenleri öyle gizli anlaşmalar falan değil. Aslında bunlar bağımsızlık ve özgürlüğün bedelleri 😃
 
Doğalgaz ve petrolü araştırmak ve bulmak birinci aşamadır. Onu çıkarıp getirmek ise ikinci aşama. Karadeniz'in bir yerindeki bir doğalgaz rezervini bulduğunuzu farz edelim. Onu oradan çıkarıp getirecek bir sistem kurmanız gerekir. Denizde ve karada yüzlerce kilometre hatlar çekmeniz gerekir. Bunlar çok büyük maliyet ve tecrübe isteyen şeyler.
 
Türkiye'nin, komşularının hilafına bugüne kadar bunları çıkaramamış olması pastayı büyük devletlerle bölüştürmek istememesinden kaynaklanıyordu. Özgürlüğün bedeli diye boşuna demedik.
İran, Arabistan ve Körfez gibi ülkeler bunları çıkarma imtiyazlarını başta çok kötü şartlarda Amerikan ve İngiliz firmalarına vermişlerdi zamanla kurulan sistemler bu ülkelere kaldı. Örneğin İngilizlerin 1925'te İran'da ilk kurduğu petrol çıkarma şirketi gelirin sadece %10'unu şaha veriyordu. Türkiye bu şartları asla kabul etmedi. Ancak zamanla bütün kurulan yapılar millileşti ve bu ülkeler petrol çıkarma ve işleme teknolojilerine sahip oldu.
Paylaş:

18 Aralık 2022 Pazar

Devlet fabrika işletmez

Bazıları sürekli "o fabrika satıldı bu fabrika satıldı memleket satıldı" diye paylaşım yapıyorlar.

Arkadaşlar özelleştirme olması gereken bir şeydir. Yıllar önce ilk kez İlhan Kesici'den dinlemiştim. Kendisi uzun bir dönem DPT'de (Devlet Planlama Teşkilatı) planlama uzmanı olarak çalışmış birisidir. Kesici yeni kamu modelinde özelleştirmenin gerekli olduğunu anlatıyordu. Kesici bu konuda özellikle İngiltere üzerinde yaptığı çalışmalardan örnekler vermişti. İngiltere'de 1980'lerde sonra hızlı bir özelleşrirme programı uygulanmıştır.

Bu konuda benim söyleyeceklerim şu: Devlet fabrika işletmez. Zarar edip etmemesi önemli değil. Çünkü liberal ekonomilerde bu tarz üretim süreçleri özel sektöre bırakılmıştır. Sosyalist modelde tüm üretim araçları kollektifleştirilirken Keynesyen modelinde ise bu ikisinin ortasında bir durum meydana gelir. Ancak Keynesyen sistemi de 1970 krizinden sonra çöktü ve Neo Liberal ekonomiye geri dönüldü.

Sosyalist, Korporatist ve Keynesyen gibi devletçi sistemler 1930'larda uygundu ama özellikle 1980'lerden sonra bu tamamen bırakıldı. Hatta bu tarihten sonra sadece Keynesyen gerilemedi sosyalizm de çöktü. Korporatizm zaten 2. Dünya savaşından sonra tarihe karıştı.

Günümüz mentalitesinde devlet şeker üretemez. Üretmemeli. Çünkü devlet şeker üretirse bu konuda özel sektör gelişemez. Çünkü özel sektör kamu gücü üstünlüğüne sahip üretici devlet firmalarıyla rekabet edemez. Özel sektör gelişmediği için de dışarıya bağımlılık artar.

Örneğin Türkiye'de kağıt üretiminin geri kalmış olmasının sebebi Seka'nın devlet kuruluşu olmasıdır. 30 35 yıl önce matbaacılık ve yayıncılık yapıyordum. Seka özelleştirilmeden önce o zamanlar da kullanılan kağıdın %90'ı ithaldi. Seka son derece adi bir kağıt üretiyordu. Dışardan getirilen 3. Hamur kağıdı bile ondan iyiydi. Sanıyorum bir tek gazetelerde kullanılıyordu. Bir de karton kağıdı diye bir kağıt üretiyordu. O da Bristol ile kıyaslanınca çok adi bir kağıttı. Dışardan gelen 1. Hamur, Kuşe, Bristol, Kraft vb. kağıtlarla kalite bakımından rekabet edebilmesi mümkün değildi. Açıktır ki Seka sektörün önünü tıkamıştır.

Kamu gücü rekabete açık tüketim mallarının üreticisi olduğunda o sektör gelişmez. Özel sektörün ürettiği ürünler ticari kaygılarla sürekli iyileştirilip geliştirilir. Devletin ise ticari kaygısı olmaz. Olsa bile bunu siyasiler yönetemez. Devleti yöneten siyasi kurumlar olduğu için devlet kurumları olan fabrikalar da siyasi partilerin oyuncağı hale gelir. Her gelen hükümet yandaşlarını bu fabrikalara doldurur. Bu yüzden başarılı olması da mümkün değildir.

Uygar ülkelerde artık devlet asli görevleri olan adalet, güvenlik, sağlık, eğitim, imar, altyapı vs ile uğraşıyor. Buna ekonomide saf kamu malları deniliyor. Devlet saf kamu malları alanının dışındaki sektörlerden çekilip küçüldüğü için yandaşların devlet kadrolarına doldurulması söz konusu olmuyor ve devletin yükü daha hafif, giderleri daha az oluyor. Devlet özel sektörü ve piyasaları teşvik eder ve onlardan vergi alır. Böylece serbest pazar ürünleri olan tüketim mallarında pek çok özel işletme açılıp rekabet ve fazla üretim olunca fiyatlar da düşer.


 


Paylaş:

27 Ekim 2022 Perşembe

Ak Parti ve alfabe tartışması

Siyaset bilimi hem lisans hem de yüksek lisans okudum. Her ikisinde de Türk Siyasal Hayatı diye bir ders vardı. Özellikle yüksek lisansta bu derste muhafazakar kesimin cumhuriyet ile ve devlet ile barışık olmadığı fakat Ak parti döneminde muhafazakarların cumhuriyeti ve devleti içselleştirdiğini kabul ettiğini ve sahiplendiğini tartışmıştık.

Ak Parti yöneticilerinden Mahir Ünal'ın "alfabe değişikliği ile halkı bir gecede cahil bıraktılar" şeklindeki meşhur beyanı muhafazakar kesimin cumhuriyet rejimi ve inkılapları ile hala çatışmakta olduğunu gösteriyor.

Alfabe değişikliği Osmanlı döneminde de gündeme gelen ve tartışılan bir konuydu. Örneğin Celal Nuri isminde bir Osmanlı (ittihatçı) aydını 1908'de yazdığı Türk Devrimi isimli kitabında Latin alfabesine geçilmesinin zorunluluğunu belirtmişti.

Alfabe değişimi ile büyük bir kayıp veya büyük bir kazanç elde eldiğine katılmıyorum. Bu konudaki düşüncelerimi geçmiş yıllarda ara ara paylaşmıştım.

Önce kazanç meselesine bakalım: Latin alfabesine geçmek Türk insanının Latin dillerini okuyabilme ve ve öğrenebilmesini kolaylaştırmadı. Çünkü sözgelimi İngilizce'yi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için telafuzda bir ikilik meydana geliyor. Yani İngilizceyi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için daha zor öğreniyoruz. Nitekim istatiksel olarak bakıldığında Türklerin İngilizce ve diğer Latin dillerini öğrenmeleri; Arap, Fars, Hindu, Çin, Rus ve Japon gibi farklı alfabe kullanan diğer milletlerin öğrenmelerinden daha geride duruyor.

Diğer yandan bakarsak, Osmanlıca da Arapça kökenli olsa da bir Arap alfabesi değildir. Arap alfabesi 28 harften oluşurken Osmanlıca 36 harften oluşur. Ayrıca okunma tekniği de Arapça'ya uygun değil. Ben bu zorluğu Osmanlıca çalışmaya başladığımda fark ettim. Arapça biliyordum ve Osmanlıca'yı da Arapça gibi okumaya çalışıyordum. Tabi o şekilde okunmuyor. 😄

Dolayısı ile Osmanlıca da bir Arap alfabesi değildir bir Türk alfabesidir. Kullandığımız Latin alfabesi de öyle.

Paylaş:

21 Şubat 2022 Pazartesi

Tarafgirin matematik hesabı

Ak Parti grup başkan vekili Muhammet Emin Akbaşoğlu Kübra Par ile çıktığı TV programında Avrupa'da enflasyonun %1 lerden %7'lere çıktığını böylece 7 kat arttığını söylemiş.

Hızını alamayan vekil, bir arkadaşından canlı tanık göstererek "150 Euro'ya dolan pazar poşetinin böylece 750 Euro'ya çıktığını" söyledi. Kübra Par "o hesap o kadar etmez", diye ikaz ettiyse de sevgili vekilimiz dinlemedi ve iddiasında ısrar etti. 😄

Şimdi %7 enflasyon ile 150 Euro olan bir paket şöyle hesaplanır:
150 x (100+7) / 100 = (sadeleştirelim)
150 x 1,07 = 160,5

Arkadaşın aklı "7 kat" ifadesinde takılı kaldığı için herhalde 150'yi 7 ye çarpmıştır. Ama o da 1050 yapar 🙄

Daha önce de yine benzer bir matematik gafını Binali Yıldırım yapmıştı. "Amerika'da enflasyon %0'dan %7'ye yedi kat arttı" demişti. 😅

Şimdi bu arkadaşın eğitimine filan baktım. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Avukat. Bu fakülteyi takribi olarak ülke çapında ilk 3-4 bin'e giren öğrenciler kazanabiliyor. Eğitim iyi fakat bilincimizi yozlaştıran politikaların tarafgir bir particilik şekilde savunuluyor olmasıdır. Çünkü bu tarafgir particilik politikası, "bizim yaptığımız her şey doğru, diğerlerinin yaptığı her şey kötü" noktasına indirgeniyor.

İnşallah böyle bir hesaplamayı bi de partiye yakın bir prof filan yapmaz. Çünkü aynı şekilde onlar da gülünç duruma düşüyor. Mesela Seta Genel Koordinatörü ve siyaset bilimi profesörü Burhanettin Duran hocamız Sabah gazetesinde, 10 büyükelçinin Osman Kavala ile ilgili AİHM kararının uygulanmasını isteyen açıklamalarını "Türkiye'nin egemenlik haklarına müdahale" olarak niteleyen bir yazı yazdı. Bir siyaset bilimi profesörü AİHM'in bireysel yargıdaki ihlal kararını egemenlik meselesi ile bağlantılayamayacağını bilmesi gerekir. Çünkü uluslararası anlaşmalar anayasa ile korunan bir taahhüttür. Verdiğin bir sözü taahhüdü yerine getirmeni hatırlattığında "sen benim egemenlik haklarıma karışıyorsun" diyemezsin. Bunu Burhanettin Duran bilmiyor olamaz.

Demem o ki, tarafgir parti politikasına dahil olduğunuzda tüm uzmanlığınız tüm bilgeliğiniz tüm yetkeniz, tüm üstatlığınız yok olabilir. 😀


 

Paylaş:

24 Ocak 2022 Pazartesi

İslam Demokrasisi

İslamcı kardeşlerim ağabeylerim alınmasın ama İslam'a en uygun yönetim biçimi demokrasidir. Onun için islamcıların "İslam demokrasisi" veya "islami demokrasi" üzerinde kafa yorması gerekir.

Bazıları İslam'ı demokrasiye alternatif bir yönetim olarak öne sürerler. Ancak onların önerdiği sisteme bakıldığında önerdikleri şey (örneğin hilafet adına ortaya konulan teori ve pratik) ya monarşi veya oligarşidir. İslam'ın kendisi bir "yönetim biçimi" değil, bir "değerler sistemidir".

Nasıl ki "cumhuriyet"i kabul edip "islam cumhuriyeti"ni onaylayabiliyorsak "islam demokrasisi" de pek ala uygundur. Sonuçta demokrasinin temelleri antik yunanda atılmışsa cumhuriyetin temelleri de antik Roma'da atılmış ve özellikle Fransız ihtilalinden sonra cumhuriyet yönetimi yaygınlaşmıştır. Buna karşın çağdaş demokrasi Alexis Tocqueville'ın Amerika'da Demokrasi kitabından sonra kurumsallaşmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştır.

Demokrasi de, cumhuriyet de halk yönetimine dayanmakla birlikte bir yönetim sistemi olarak demokrasinin cumhuriyetten daha fazla geliştiğini ve ilerlediğini söylemek mümkündür. Gerek insan hakları gerek kuvvetler ayrılığı gerekse de sosyal devlet ve sivil toplum aracılığı ile demokrasi cumhuriyetten daha iyi bir sistemdir.

Paylaş:

23 Ocak 2022 Pazar

Profesörün oyu çobanınki ile bir mi?

Klasik bir "seçkinci" yorumudur bu.

Evet bir profun da bir fabrika patronunun da bir işçinin de bir çoban ve çiftçinin de oyu bir olmalıdır.

Nedenine gelince:

Çünkü kendi çıkarını öncelemek konusunda, bilgilisi bilgisizi fark etmeksizin tüm insanlar eşittir. Bir prof'un bir çobandan daha fazla olarak kendi çıkarını toplumun çıkarının önüne koymayacağının hiçbir garantisi yoktur.

Bu yüzden "eşit oy hakkı" dünyadaki en doğru sistemdir. Elbette yeterli değildir. Bazıları propaganda yoluyla kitleleri maniple edebilir. Demokratik toplumlarda zamanla bireysellik ve bilinç düzeyi arttıkça bu da azalacaktır.


 

Paylaş:

Basın özgürlüğü mü, basını denetleme mi?

Basın özgürlüğü devletin basın üzerinde siyasi denetleme ve baskı kurma mekanizmalarını kurmaması anlamına gelir. Çünkü devletler her zaman kendilerine yalaka bir basını tercih edecek, kendi yanlışlarını gösteren basına karşı ise baskıcı olacaklardır.

Basın özgürlüğü siyasal sisteme karşıdır. Yani devlet basına dokunmamalı. Peki basının tümü doğru işliyor mu, hepsi doğru habercilik peşinde mi? Değil tabi ki. Hatta basın ülkedeki politik kurumların tümünden daha fazla yozlaşabilir.

Ancak bir hukuk devletinde de ahlaksız ve sorumsuz gazeteciliği baskı altına almanın iki yolu var: Ya basının kendi içinden dışlama yoluyla, yalan haber yapanları teşhir edecek, diğer basın kuruluşları tekzip edecek ve dışlayacaktır. Veya okunmama yoluyla. Halk, yalan haber yapan ve yalanı ortaya çıkarılan basın kuruluşlarını okumayacak ve takip etmeyecektir. Ahlaksız ve sorumsuz gazeteciliğe karşı ahlaklı ve sorumlu bir gazetecilik çağrısı yapılırsa zaten kötü olanı zayıflayacak ve bertaraf edilecektir.


 

Paylaş:

24 Kasım 2021 Çarşamba

Ekonomik savaş filan yok, yanlış politikalarda ısrar var

Doların yükselişinin Erdoğan'ın faiz indirimindeki ısrarı nedeniyle olduğunu her halde herkes anlamıştır. Merkez Bankasının her faiz indirme kararında dolar zıplıyor. İndirmese o dolar durup dururken yükselmiyor. Arkadaşlar bunun adına Para Politikası deniliyor. Ne olduğunu nasıl işlediğini öğrenmek istiyorsanız internetten AÖF'ün Para Politikası kitabını indirip okuyabilirsiniz.

Para politikası şudur: Para politikası devletin merkez bankasını ve diğer finansal kuruluşlarını kullanarak aldığı kararlar ile para ve döviz piyasalarına yön vermesidir. Faizleri düşürmek bir para politikası aracıdır. Devlet bu hareketi yaptığı zaman para piyasasında mutlaka bir reaksiyonu olacaktır. Bu reaksiyon olumlu veya olumsuz olabilir, bir para politikası uygularken eğer olumsuz sonuç alıyorsanız uyguladığınız para politikasını değiştirmeniz gerekir.

Malesef 2018'den beridir Türkiye kararlı bir şekilde faiz indirme politikası uyguluyor. Faizleri indirmenin girişimciler için faydaları var. Bir iş girişiminde bulunmak isterseniz düşük faiz oranları ile kredi kullandığınızda başarılı olma ihtimaliniz yüksektir. Faizler düşük olduğunda insanlar parayı faize yatırmaz, buna karşın girişim sayısı artar, faizler yüksek olduğunda insanlar girişimden kaçınır parayı faize yatırır. Ancak bu tek denklem değildir. Girişim için faizlerin düşük olması yetmez. Para piyasalarının istikrarlı olması da önemlidir. Türkiye'de para piyasalarının bir istikrarı kalmamıştır. Dolayısı ile böyle bir pozisyonda faizleri düşürmek para piyasalarındaki istikrarsızlığı daha da derinleştiriyor. Böylece dolarizasyon yükseliyor. İnsanlar paralarını korumak için dolara (euro veya altın da fark etmez) yöneliyor. Böylece zaten yüksek olan dolar daha da yükseliyor ve Türk lirasının değeri daha düşmeye devam ediyor.

Şu anda Türk lirasının değerini sabitlemenin tek yolu malesef faizleri yükseltmektir. Çünkü insanların mevduatlarını TL'ye çevirmelerinin başka bir yolu yoktur. Şu anda yıllık faiz %15-20 arasındadır. Geçen sene 100 doları bozdurup faiz mevduatına yatıran bir kişi bu sene kazandığıyla beraber parasını tekrar dolara çevirirse ancak 70 dolar alabilecektir. Faiz geliri dolar artışı karşısında %30 gerilemiştir. Son 5 yıldır faiz oranlarının getirisi dolar artışı ile kıyaslanamaz. Hatta faiz kazancı, enflasyondan bile daha düşüktür. Yani geçen sene 10 ekmek parasını faize koyan bir kişi bu sene o parayla ancak 9 ekmek alabilecektir.

Faizi düşürme para politikasının Türk lirasını pul ettiği açık bir şekilde ortadadır. Bunda inat etmenin alemi yoktur.

Ayrıca NASS filan da demeyin. Nass'a göre yüksek faiz de düşük faiz de haramdır. Faizin haramlığının yüksek veya düşük olması ile bir alakası yoktur. İçki haramdır denildiğinde "çok içki içmek haramdır" anlamına gelmiyor. Çok da içmek az da içmek haramdır. Haramın azı çoğu olmaz. Dolayısı ile Nass'ı yanlış politikalarınıza alet etmeyin.

Bir değer konu da "ekonomik savaş", "ekonomik bağımsızlık", "dış mihraklar", "faiz lobisi" ajitasyonlarıdır. Yanlış politikalarda ısrar ediyorsunuz, kulağınızı başkasının sözlerine kapatıyorsunuz. Gideremediğiniz bir başarısızlığa düşünce de suçlusu dış mihraklar oluyor. Uygulamalarınızı yanlış bulanları eleştirenleri hainlikle suçluyorsunuz. Bu totalitarizmin klasik bir ajitasyonudur. Aynı Venezuela'daki gibi. Ülkeyi batır sonra da Amerika'yı suçla.

Paylaş:

14 Ekim 2021 Perşembe

Başkanlık sisteminin başarısızlığı

Geçenlerde para piyasasında nisbi bir düzelme olunca Merkez Bankası faiz düşürdü. Bu durum serbest piyasa koşullarına aykırı. Bunu yapabilmen için çok çok güçlü bir ekonomin ve artı veren bir bütçen olmalı. O ikisi de bizde yok. Ve bu hata bıkmadan usanmadan tekrar tekrar yapılıyor. Tabi dolar yine fırladı ve Cumhurbaşkanı bu kez Merkez Bankası başkanı yerine üç yardımcısını görevden aldı.

Bu görevden alma olayı nedir?

Kamu Tercihi İktisadı sık sık başvurduğum bir açıklama modeli. Bürokratlar başarılı olursa terfi eder olmazsa görevden alınır. Aynısı hükümet için de geçerli. Başarılı oldukça seçilme devam eder. Ne zaman başarısızlığa düşerse de bir daha seçilmez.

Ancak benim bahsetmek istediğim başka bir konuydu. Bu güne kadar hükümetler her başarısızlığını "devleti yönetirken yeterince yetkim yok" diyerek sorunun sebebini daha fazla yetkide arıyordu.

Erdoğan'da 2018'de "bu kardeşinize yetki verin faizi doları" göreceksiniz demişti. Yani zaten çok fazla yetkisi olan Erdoğan yetkilerini maksimuma çıkardığında sorunlar çözülmediği gibi daha da katlandı. Demek ki mesele "çok ve bölünmemiş" yetki değil.

Parlamenter sistemin hayrını görmedik diyorlar.
Ama başkanlık sisteminin şerrini gördük.

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *