İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2025 Perşembe

Hayırseverlik bir İslam icadı mı?

Hayırseverliği bireysel ve kurumsal anlamda insanlığa öğreten İslamiyettir.

İslam dışında (ve nispeten Hıristiyanlık) hiçbir din ve ideoloji hayırseverliğe yer vermemiştir. Örneğin Hindu dininde alt tabakada yaşayan Paryalar (onlara Dokunulmazlar veya Dalitler de deniliyor) son derece alçaltıcı bir yoksulluğun içinde yaşarlar. üst sınıftaki insanların Paryalara sadaka vermesi Hindu dininde yasaktır.

Bu durum Japon milli dini olan Şintoizm'de de çok belirgindir. Konfüçyüzcülük ve Budizm'de de durum farklı değildir. Bunlarda biraz daha esnek olsa da yardımlaşma ve dayanışma kişinin bulunduğu sosyal tabaka içinde geçerlidir. Alt tabakalara kimse yardım etmeyi teşvik etmemiştir.

Yahudilikte yardımlar yahudi olanlara yapılır, Yahudi olmayanlara (goyim) yapılan yardımlar ancak istisnadır.

İlk hıristiyanlar bir tür komün hayatı yaşıyordu ve her şeylerini paylaşıyorlardı. Gördüğünüz gibi yine kendi sınıfı içinde bir yardımlaşma ve dayanışma söz konusudur. Hıristiyanlıkta hayırseverlik anlamında kullanılan ve Vulgata İncilinde yer alan Agape kelimesi de bütün Ortaçağ boyunca "Hıristiyanlık sevgisi" anlamında kullanılıyordu. Kelimenin hayırseverlik anlamını kazanması da coğrafi keşifler ve misyonerlik döneminde ortaya çıkmış.

***

İdeolojilerde de farklı değildir. Marksizm dışındaki hiçbir ideoloji (liberalizm, faşizm, anarşizm vs.) ezilmiş ve dışlanmış olan alt sınıflarla ilgilenmemiştir. Fakat buna rağmen Marksizm de bireysel yardım ve sadakayı Burjuvazi sistemini ayakta tuttuğu gerekçesi ile kötüler ve reddeder.

***

Peki İslam'da durum nedir?

İslam'da zekat sadaka infak, en başta konu komşu ve akraba olmak üzere herhangi bir sınıf ve inanç farkı gözetmeksizin tüm açların doyurulması, çıplakların giydirilmesi, kölelelerin azad edilmesi, yolda kalmışlara yardım edilmesi birçok şekilde teşvik edilmiş, hem hukuki hem ahlaki bir nosyon kazandırılmış ve hem de kurumsal hale getirilmiştir. Bununla ilgili elbette onlarca hatta yüzlerce ayet var. Örneğin müminlerden bahseden bir ayette "onların mallarında dilencinin ve mahrumun bir payı vardır" denilir. Dolayısı ile sadece ahlaki değil, hukuki olarak da yoksullar zenginlere paydaş kılınmıştır.

İslam tarihinde toplumun her kesimine karşı yardımlaşma ve dayanışma amaçlı kurumsal yapılar ve uygulamalar görülmüştür. Örneğin Osmanlı'da vakıflar bu konuda önemli bir hizmet vermiştir. Osmanlı'da mahalledeki yoksul insanların avarız vergilerinden payına düşen miktarını karşılamak üzere kurulmuş vakıflar bile vardı.

Bu yüzden şunu açıkça söyleyebiliriz: Bugün dünyada hayırseverlik diye bir düşünce ve uygulama varsa bunu insanlığa öğreten İslam'dır.


Paylaş:

12 Mart 2025 Çarşamba

Muaviye ve Ebu Süfyan'ı kötülemenin dayanılmaz hafifliği

İlahiyatçı Prof. Mustafa Öztürk'ün Ebu Süfyan ve Muaviyeyi kötülemek için özel olarak çektiği bir videoyu izledim. İzledim fakat açıkçası sonunu getiremedim. Temel tezi Ebu Süfyan ve Muaviye'nin salt kötülük oldukları üzerine. 

Peki gerçekten böyle midir?

Mesela sadece Ebu Süfyan olayına bakalım. Ebu Süfyan Kureyşin askeri komutanı idi. Mekke'nin siyasi yönetim meclisi olan Darun Nedve'de kıyade (komutanlık) şeklinde tanımlanan önemli bir rolü vardı. Müslümanlara karşı mücadele etti. Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce müslüman oldu. 

Ee, Hz. Muhammed'in amcası Abbas da öyle. 

Ebu Süfyan'ın karısı Hind, Bedir savaşında babası Utbe bin Rabia'yı öldüren Hz. Hamza'ya karşı Uhut savaşında özel bir suikast tertip etmiş ve Hz. Hamza'yı şehit etmişti. Ebu Süfyan'ın Hind'ten olmayan bir kızı (Ümmü Habibe) da Hz. Muhammed'in hanımı idi.

Ebu Süfyan'ın ailesi olan Ümeyyeoğulları da Haşimoğulları ile amcazadedir, yakın akrabadırlar ve aralarında rekabet olduğu kadar dayanışma da vardır. Bütün bu sosyolojiden bir kötülük çıkarmak ancak Şia'nın yada Arap düşmanlarının yapabileceği bir şeydir.

Ebu Süfyan'ın şahsına bakacak olursak Hz. Muhammed'e karşı özel bir kini ve saygısızlığı olduğunu gösteren hiç bir olay yok. Tam tersi en kötü zamanlarında bile Hz Muhammed'i daima övmüştür ve takdirini gizlememiştir. Bununla ilgili bir kaç anektod aktaracağım. 

Hz. Muhammed Mekke'de bir gün hakaret ve saldırıya uğradığı bir zamanda Ebu Süfyan'ın evine sığınmış ve onun evinde koruma ve himaye görmüştü. Bu yüzden bunu unutmayan Hz. Peygamber Mekke'nin fethedildiği gün "Ebu Süfyan'ın evine sığınanlar eman altındadır" buyurmuştur. (Muhammed Hamidullah, islam Peygamberi 1. cilt, sayfa 99)

Bir defasında Ebu Cehil, o sırada gencecik bir kız olan Hz. Resulullah'ın kızı Hz. Fatıma'ya bir tokat patlatmıştı; Ebu Sufyan bunun üzerine Fatma'yı yanına almış ve kızın da bu kaba adama mukabil bir tokat vurmasını sağlamak üzere Ebu Cehil'e birlikte gitmişlerdi. Resulullah bundan son derece mütehassis olarak Ebu Sufyan'ı meth-ü sena etmişti (Bu olayla ilgili olarak bk. Balazuri, İstanbul'da el yazması, I, Vr. 693). Diğer bir gün, Resulullah bir yerden diğer bir yere yaya olarak giderken yolda, Ebu Sufyan, zevcesi Hind ve oğlu Muaviye'ye rasladı; ayrı ayrı birer merkebe binmiş vaziyetteydiler ve onlar da aynı istikamete doğru yol alıyorlardı. Bunun üzerine Ebu Sufyan, oğlu Muaviye'ye, merkebden inip onu Hz. Muhammed (s.a)'a bırakması için seslendi. Birlikte gidildiği müddetçe Hz. Resulullah, Ebu Sufyan'a İslam'ın faziletli yönlerini anlatmaya çalışıyordu. Fakat o, tam bir sükut içinde onu dinlemekteydi. Birbirlerinden ayrılacakları yol ayırımına geldiklerinde Resulullah, merkebi Muaviye'ye iade ederken onlara teşekkürlerini bildirdi ve müsaadelerini aldı. Müteakiben Hind, kocasına şunları söylemiştir: "- Bütün bunları dinlemek için mi oğlunu eşekten indirdin?!" Ebu Sufyan ise buna şu cevabı vermişti: "- Öyle söyleme! O pek asil bir ruha sahiptir."  (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi 1. cilt, sayfa 99-100).

Hz. Muhammed hicret edip Medine'ye geçince Ebu Süfyan Medinelileri tehdit eden bir mektup gönderir. Mektuba bakalım:

"Arap kabileleri arasında savaş bizimle sizin aranızda ortaya çıkacak bir yanık yarası (yani savaşı)'ndan daha ızdırap verici olmayacak. Gerçekte siz, bizim aramızdan çıkan pek asil ve aynı zamanda pek yüce bir kimseye yardım etmeye teşebbüs etmiş bulunuyorsunuz; ona eman hakkı tanıdınız ve onu himayeniz altına aldınız. Bu, gerçekten sizin için utanılacak bir şey ve bir lekedir. Bizimle onun arasına girmeyin. Şayet o doğru yolda, iyi tutuma sahip biri ise bundan çıkarılacak saadet payı bize aittir; şayet kötü biriyse, onu ele geçirmede biz herkesden daha çok hak sahibiyiz." (Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi 1. cilt, sayfa 217)

Gördüğünüz gibi Hz. Muhammed'e, İslam'a ve müslümanlara düşmanlık ederken bile Hz. Muhammed'e karşı soylu şerefli yüce gibi övücü ifadeleri kullanmaktan çekinmiyor. 

Yine Ebu Süfyan'ın Bizans imparatoru Heraklitos ile konuşması pek meşhurdur. Bu konuşmada Ebu Süfyan Hz. Muhammed hakkında "O aramızda pek soylu ve şerefli bir kişidir. Yalan söylemeyen ve sözünde duran biridir" demiştir.

Ebu Süfyan Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce müslüman olmuş ve Hz. Muhammed ona imanı güçlenmesi için müellefe-i kulübten ödenek ayırmıştır. Ebu Süfyan Tebük savaşında müslümanların darbe aldığı bir sırada birçok sahabe kaçışırken o Hz. Muhammed'in yanından ayrılmamış, onu korumuş ve canı pahasına mücadele etmiştir.



Paylaş:

28 Ekim 2024 Pazartesi

Ömer Faruk Korkmaz ile Halis Bayancuk’un “Allah nerededir” konulu münazarası hakkında


Ömer Faruk Korkmaz ile Ebu Hanzala olarak tanının Halis Bayancuk Mihenk TV televisyon ekranlarında bir münazara için buluştular. Konu selefilerin ve kelamcıların bakışı ile Allah nerededir sorusunun cevabı idi. Tasavvufçu olarak bilinen Ömer Faruk Korkmaz "Allah göklerdedir" diyen selefilere reddiyede bulununca, selefi olarak bilinen Ebu Hanzala ile aralarında bu münazaraya meydana geldi. Mihenk TV de tasavvuf çizgisine yakın bir çizgide durmasına rağmen programın sunucuları tamamen tarafsız bir moderasyon gerçekleştirdiler. 

Paylaş:

27 Eylül 2024 Cuma

Fesli Kadir, Buhari ve cinler, DAEŞ ve ABD/İsrail/İngiltere

Facebook'ta değerli bir arkadaşımız Fesli Kadir (Mısıroğlu) Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiğini söylediği sözünü aktarıyor ve bu da DAEŞ gibi tahrif edilmiş hadislere dayandırılan bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değil mi? diye soruyor. 

Sayfasında yazdığım cevabı bloguma da aktarayım ki belki istifade eden olur. Yukarıdaki sorudan çıkan soruları tek tek ele alacak olursa bu konudaki görüşlerim şöyledir:

1) Fesli Kadir'in Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiği iddiası.

Kadir Mısıroğlu'nun bu iddiasını bilmiyorum ve teyit etmeden yargıda bulunamam. Fakat şurası var ki Fesli abimiz bu tür iddialarda bulunabilir. Aslında bu Fesli Kadir'e özgü bir düşünce biçimi değil. Bizim dünyamızda bu şekilde ifade eden çok insan var. Çünkü bu düşünce biçimi geleneksel İslami metodolojiye dayanmadığı gibi modern İslamcı düşünce metodolojisine de hiçbir şekilde uymaz. Yani bu düşüncenin İslami bakımdan bir değeri yoktur. Cinler görse teyit etse ne olacak ki? Kuran'a göre cinler insanlar gibi mükellef bir topluluktur ve yalan söyleyebilirler. Ayrıca Kuran cinlerin gaybı bilmedikleri halde bunu bildiklerini iddia etmeleri konusunda onları yalanlar. 

Diğer yandan Kadir Mısıroğlu'nun söylediği iddia edilen bu sözde bir hadis durumu da yoktur. Yani kaynağı bu şekilde gelen bir hadis mevcut değildir. Böyle gelen sözler olsa da İslam ve hadis alimlerinin buna itibar etmeleri söz konusu değildir. Buhari'nin hayatını okuyun. Kendisi Türk asıllı büyük bir İslam alimi ve düşünürüdür. Hadisleri aktarma konusunda döneminde varolan yöntemleri sentezleyip kendisi de bunu geliştirerek ciddi bir metodoloji ortaya koymuştur. Buhari hadisleri toplarken cinler gibi metafizik unsurlara değil, sözün hangi zincirden aktarıldığını araştırmış, zincirde geçen tüm kişilerin yaşamlarını incelemiş ve bunları kayda almıştır. 

Sonuç olarak bu söz üzerinden hadisleri ve hadis metodolojisini hedef almak hem doğru değildir hem de haksızlıktır.

2) Fesli Kadir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi?

Fesli Kadir tabi ki bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değildir. Bilhassa Osmanlı döneminde onun prototipine uyan birçok insan var. O kadar hurafeci bir kesim var ki, Kadir abi tipik olarak bunlardan biridir sadece. Diğer yandan Kadir'in ABD/İsrail/İngiltere'i kötüleyen birçok ifadesi ve eseri vardır. Ciddi bir Yahudi düşmanıdır. Filistin ve Siyonizm konusunda da birçok doğru tespiti vardır. 

3) DAEŞ bir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi? 

İnsanlar hoşlarına gitmeyen kişileri veya örgütleri hemen baş düşmanlarına izafe ederler. "Kadir saçmalıyordur o zaman onu ABD/İsrail/İngiltere projelendirmiştir". Kılıçdaroğlu'na kızanlara göre "o zaten Fetöcüdür". Atatürkü sevmeyenlere göre de "o bir İngiliz ajanıdır". Kemalistlere göre de "Şeyh Sait İngiliz ajanıdır". Çoğu kişiye göre de "DAEŞ'i Kaideyi zaten ABD kurdu". Ee 11 Eylül'ü de ABD yaptı, liste uzar gider...

Ama yok öyle bir şey, bunların hepsi safsata. 

Dünya çok büyük bir pazar ve pazarda envai çeşit güçler ve düzenler var. Herşeyi pazarın iki tröstü arasında paylaşmak tam bir saçmalık. Onlar tanrı değiller ve herşeyi de onlar yaratmıyor. Bazılarını maniple edebilir ve kullanabilir ama onların herkesi ve her kurumu kurguladıklarını düşünmek şirk gibi bir şeydir. Tanrı mı bunlar? Şehri ne kadar mükemmel tasarlarsan tasarla, şehrin altındaki fareleri tasarlayamazsın. Onları öldürebilirsin ama tasarlayamazsın, kimse tasarlayamaz. Burada fare benzetmesinden bir mana çıkarılmasın. Hayır, en küçük aktörlerin bile kendi iradeleri ve hesapları vardır. 

4) DAEŞ hadislere dayanan bir örgüt mü?

El-Kaide DAEŞ veya Taliban ve bunların Suriye'deki Tahrişşam (HTŞ) ve en-Nusra gibi versiyonları ve Afrika'daki birçok türevleri birbirine benzeyen yapılardır. Bunlar Kuran'ı, Sünnet'i (hadisleri), Selefi Salihini ve eski ulema içtihatlarını esas alırlar. Bunlara hadisçi demek de doğru değildir. Kitaplarında ve vaazlarında kullandıkları ayetler daha fazladır. Ama en çok eski ulema yorumlarını kullanırlar.

Keşke hadisçi olsalar

Bakın Hz. Ali Nehrevan'a gelince Haricilerle karşılaşıyor. Onlarla görüşmesi için elçi olarak Abdullah İbn Abbas'ı gönderir ve ona şöyle der: Onlarla tartışırken Kuran değil Hadis referanslarını kullan. Çünkü Kuran daha mücmel beyanlar içerir. Bu yüzden ayetlerin sağa sola bükülmeleri daha kolaydır. Halbuki hadisler zaten Kuran ayetlerini açıklamak içindir. 

5) DAEŞ nasıl kuruldu?

DAEŞ'i ABD/İsrail/İngiltere kurdu demek ciddi bir indirgeme ve basite alma olayıdır. Evet kuruluşunda ABD'nin rolü var. Ama olumsuz yönde. Tıpkı içinden çıktığı El-Kaide gibi DAEŞ de ABD nefretinden doğan bir hareketti. 

Peki DAEŞ nerede, ne zaman ve nasıl kuruldu?

DAEŞ 2013'te ilk olarak Irak'ta ortaya çıktı ve resmi olarak 2014'de kuruldu. Fakat DAEŞ'in kökleri son on yıl içinde Irak'taki ABD işgaline karşı direniş gruplarına dayanıyordu. ABD Irak'ı işgal edince merkezi otorite parçalandı Kürtler ve Şiiler ABD ile işbirliği yaparken Sünni Araplar dışlandı. ABD, Kürtler ve Şiiler Saddam döneminin faturasını Sünni Araplar'a kesiyordu. ABD ve Şii grupların Irak'ın Sünni kesiminde sebep olduğu ihlaller çok fazla idi. Kaçırmalar öldürmeler yargısız infazlar toplu cinayetler, toplu tecavüzler... En azından Ebu Garip hapishanesi skandalını hatırlarsınız. 

Bu yüzden 2003'ten sonra El-Kaide Sünni şehirlerde hızla gelişti. ABD ve Şiilerle sıcak temas buradaki el-Kaide kolunu daha da agresifleştirdi ve El-Kaide'den kopmasına sebep oldu. İlk zamanlar başında Zerkavi adında bir adam vardı ve kameraların önünde kafa kesiyordu. 2006'da ABD tarafından öldürüldü. İşte bu ekip Irak'ta yaşananlardan sonra ve özellikle Arap baharında Suriye'de Sünni kesimin ezilmesi üzerine yükselişe geçti. Yaklaşık bir yıl içinde Irak'ın ve Suriye'nin üçte ikisini ele geçirdi. Fakat ilginçtir hem Irak'ta hem de Suriye'de DAEŞ'ın yükselişi önlenemediği için ABD müdahale etmek zorunda kaldı. Önce DAEŞ'e karşı Irak'ta ABD Kürt ve Şii gruplarından oluşan bir koalisyon kuruldu. ABD mütemadiyen bombalıyor, Şii ve Kürtler de karada savaşıyordu ve bu şekilde DAEŞ Irak'tan çıkarıldı. Sonra ABD bu planı Suriye'de tekrarladı. Çünkü Suriye'de Rusya/Esed/İran/Şii blokuna rağmen çıkarılamıyordu. Yine ABD yoğun bombardımanı ve Kürtlerden kurduğu SDG ile ve diğer taraftan Esed/Rusya/İran/Şii blokunun saldırısı ile Suriye'den tasfiye edilebildi. 

Fakat izlediğimiz haberlere göre DAEŞ Suriye'de yine ortaya çıkmış. Özellikle Gazze saldırısından sonra küresel cihatçılar yeniden güç kazanıyor. 

Şimdi DAEŞ'in başlangıçta beslendiği iki motivasyon vardı. ABD/Batı düşmanlığı. Bu nefret had safhada idi. İntikam olsun diye yakaladıkları batılı turistleri kameraların önünde infaz ediyorlardı. İkinci nefret motivasyonları da Şiilere karşıydı. Ama bu da tek taraflı değil, çünkü Şiilerde de Sünnilere karşı böyle bir nefret vardı ve halen de var. Birinin mezhepçiliği ötekinin mezhepçiliğini besledi. Ancak burada İslami açıdan baktığımızda bir paradoks görürüz. Nefrete dayalı bir cihat olamaz. Çünkü cihat nefreti tatmin etmek veya intikam almak için yapılmaz, adaleti tesis etmek için yapılır. Bu da düşmanın hakkını hukukunu koruyabildiğin oranda sağlanabilir. Dostlara merhamet ve bağışlayıcılık vardır. Adalet ise düşmanın için vardır. Düşmanına karşı adil olamayan bir hareket eninde sonunda çirkinleşir ve zalimleşir. IŞİD'in sonu böyle oldu. Bu nefret dalgası onları sardı. Hatta kendilerinden olanlara da aynısını yapmaya başladılar. Bu söylediklerim kısmen El-Kaide için de geçerli. Fakat el-Kaidenin başında Eymen Zevahiri adında bir adam vardı. Daha makul mutedil bir adam olduğu için Kaide'nin İşidleşmesini nispeten önleyebildi. 


6) Hadis tahrifatını ABD/İsrail/İngiltere mi yapıyor?


Tabi ki hayır. ABD/İsrail/İngiltere Müslümanlığın tahrifatından bile nefret eder :)

Çünkü onlara göre zaten dinin kendisi de tahriftir/muharreftir. Kuranın da çalıntı ve pespaye olduğunu düşünen bir anlayış Kuran'ı hangi tahrifle değiştirmeye çalışacak ki? Ona göre o Kuran zaten en büyük palavradır. Dolayısı ile onlar bizim tahrif dediğim şeyi de bizim doğru dediğimiz şeyden o kadar iyi ayıramazlar. 

Bizim ise bugün daha büyük sorunlarımız var. İçimizde kendini modern sanan cahil bir kesim var ve bunlar dinin kaynaklarını kafalarına göre (Kuran "heva"larına göre diyor) düzenliyorlar: "O hadis rivayet, O sahabe (mesela Ebu Hureyre) yalancı, o alim (mesela Buhari) uydurmuş, o Mevlana sapık, o tefsir hurafe, o görüş atalar dini, o namaz kuranda yok, o başörtüsü uydurma ..."

Ee 1400 yıldır herkes yanlış biliyordu da doğrusunu sana Allah mı indirdi. Bu kesim son derece yobaz bir kesim ve yobazlıkta emin ol Kadir abiye beş çeker :)

Artık şunu anlamamız lazım. Hadis olmadan din olmaz. Bu şuna benziyor. Ben anayasa dışında hiçbir kanunu tanımam denilebilir mi? Bütün kodeksi reddediyor adam. Sadece anayasaya dayanarak tüm kanunlar tüm yönetmelikler reddedilerek bir devlet yönetilebilir mi? Ya bırak kanunu reddetmeyi, yeri geliyor birinci derece mahkemesinin bir içtihadı bile hukuk sistemi için çok değerli hale gelebiliyor. Hakim/mahkeme de kimmiş, ben anayasada yazmayan bir şeyi tanımam diyen birine ne dersin? 

Onun için aklı başında bir kişi bu topa hiç girmemesi lazım. Bakın hadislerde çok büyük hikmetler var. Cevher değerinde binlerce hadis var ve inanılmaz hikmetler barındırıyor. Lütfen güzel bir hadis kitabı bulup okuyun. Mesela İz Yayıncılıktan çıkan 3 ciltlik Rüdani 14 hadis kitabından derlenmiş güzel bir çalışmadır.



Paylaş:

2 Nisan 2024 Salı

Budizm Tasavvuf ve Islam'a göre Rabıta

Cüppeli rabıta'nın müteveffa büyük şeyh Mahmut Efendi'ye yapılması konusunda ısrarını sürdürdüğü videoların birinde şöyle diyor: "Bunlar kendilerini Hasan Efendi sonrasına hazırlıyorlar. Peki ondan sonra kime yapılacak rabıta size mi? Milletin karısının kızının düşüne siz mi gireceksiniz?"

Aynen böyle bir ifade kullandı. Bu kendi değerlerine karşı çok inançsızca bir laftı bence. Evet ama aynı şey Mahmut Efendi için de geçerli değil mi? Mahmut Efendi milletin karısının kızının düşüne girebilir ama Hasan Efendi veya Ahmet Efendi giremez. Neden? Mahmut Efendi beşer değil mi? Yoksa beşer üstü mü?

***

Rabıta'nın Budizm'den geldiği söyleniyor. Açıkçası bu iyi bir araştırmayı gerektiriyor ve bu konuda popüler bilgilere dayanarak bir yargıda bulunamam. Fakat Budizmdeki meditasyon ve bizim tarikatlardaki rabıta arasında bazı karşılaştırmalar yapabilirim.

Rabıta kişinin kendi zihninde canlandırdığı kusursuz bir kişi ile hayal dünyasında bağ kurması ve onu kendi hayal ve imge dünyasında canlandırmasıdır. Sofiler genellikle kendilerini cennet ile cehennemin arasında mahşerde tasavvur ederler. Kandil gibi parlayan yüzü ile şeyh hazretleri gelir ve sizin elinizden tutarak sizi cehennemden kurtarır, size manevi gücünden feyiz aktarır. Hergün böyle bir senaryoyu zihninizde canlandırıyorsunuz.

Rabıta ve imajinasyon (zihinde canlandırma) ruhsal gücü arttırmak için önemli ve güçlü bir yöntemdir. Şimdi bizdeki rabıta malesef sofinin manevi ilerleyişini temin etmek için değil, müridin şeyhe mutlak, kesin ve sürekli bağlılığını temin etmek için uygulanıyor. Dolayısı ile müridin gelişip tıpkı şeyhi gibi bir insan-ı kamil olması beklenemez. İşte bu da şirke yakın bir durumdur. Çünkü şeyh senin cinsinden bir beşer değil, mutlak ve erişilemez biridir ve senin de ona mutlak ve kayıtsız bir şekilde bağlılık ve itaat göstermen gerekir. Halbuki mutlak bağlılık ve itaat yalnızca Allah'a ve peygamberlerine gösterilebilir, hiçbir alime hiçbir mürşide mutlak itaat gösterilemez. Hiç kimseye böyle bir paye verilmemiştir.

Budizm'de ise meditasyon daha çok içsel sessizlik olarak yapılıyor. Genellikle zihinde bir canlandırma yapılmaz. Fakat imajinasyon yapıldığı durumlar da var. Bu durumlarda da Lotus çiçeğinin üzerinde oturan Buda veya diğer budist ikonalar hayal edilerek zihinde canlandırılır.

Fakat Budizm'deki imajinasyon İslam'a daha uygundur. Çünkü orada hiçbir insanı, hiçbir beşeri kendinin üzerine çıkarmıyorsun. Hatta Budizm'de şöyle bir söz vardır: "Eğer yolda Buda'yı görürsen onu öldür." Evet çok manidar bir sözdür. Seyr-i sülukta Buda'ya erişirsen onu öldür, çünkü o artık bir nesnedir. Hadi söyleyin bakalım sevgili sofiler, İslam'ın ruhuna uygun olan bu değil mi?

Bir zaman Gurdjiyeff'in bir kitabında okumuştum ama şu an hangi kitaptı hatırlamıyorum. Gurdjiyeff "zihninizde kendi kemale ermiş halinizi tasavvur ediniz" diyordu. İşte rabıta için bu zihinsel canlandırma çok daha iyi. Allah'ın sizi yaratmış olduğu kalıbınız içinde olabilecek en iyi, en doğru, en akıllı, en cesur, en adil, en merhabetli, en takvalı ve en mükemmel halinizi... Zihninizdeki bu en iyi halinizi sürekli daha iyi hale getirip onunla bağ kurarsınız.

Yapacaksanız böyle bir rabıta yapın!



Paylaş:

22 Ekim 2023 Pazar

Tarihin sonu ve hatemiyet

Fukuyama'nın Tarihin Sonu isimli kitabında tarihin sonu kavramını şöyle açıklıyor: Liberal demokrasi tarihte ulaşılabilecek son sistemdir, dolayısı ile insanlık düşüncesi ve uygarlık tarihi tekamülünü tamamlamıştır. Daha ilerisi yoktur.

Gel gelelim bu düşünce dinlerde ve bilhassa Müslümanlarda zaten en başından beri mevcuttu. Kur'an'ın son kitap olması, peygamberliğin de hatemiyet ile sona ermiş olması Müslümanlardaki "sürekli tekamül bilincini" yok ederek tarihin sonunu getirmiştir. 

Halbuki kitap ve vahiy sona ermiş olsa da kitabın hayat üzerindeki güncel projeksiyonu olarak hikmet sürekli ilerleme kaydeder. Öyle olmasaydı Peygamber "hikmet de tamamlanmıştır" derdi. "Hikmet müminin yitik malıdır onu nerede bulsa alır" demezdi.



Paylaş:

21 Ağustos 2023 Pazartesi

Ölülere Yasin süresi okunur mu?

Evet okunur. Hatta ölünün ardından okumaya en uygun süredir de denilebilir.

Yasin süresinde bilhassa "diri olanları uyarman için" ifadesi geçtiği halde bunun ölülere okunması bir ironi gibi duruyor. Gerçekten de öyle mi? Gelin birlikte inceleyelim.

Bilindiği gibi "ölülerinize Yasin okuyunuz" şeklinde geçen bir hadis vardır. Bu hadisin sahihliğini tartışacak derecede bir rivayet uzmanı değilim. Ancak ben bunun Kuran'la çelişmediğini düşünüyorum.

Öncelikle hadiste ifade edilen ölülerinize (mevtakum) ile kastedilenin "ölmekte olan kişilere" olduğu da söylenmektedir. Yani aslında ölmekte olan kişiye okunur. Tabi bu bir yorum. Ölünün arkasından da okunmayacağı anlamına gelmez.

Şimdi Yasin süresinde geçen "yaşayanları uyarman için" (Yasin 70) ifadesine bakalım. Buna benzer başka ayetler de var. Aşağıda onlardan bir kaç örnek veriyorum. Fakat tüm bu ayetlere dikkatle bakıldığında fiziksel ölüden ziyade ruhen ölü olanları kastettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Yasin süresindeki ayetin tamamı şöyledir: "(Kuran) diri olanları uyarman ve kafirlere azap hak olsun diye indirdik" (Yasin 70) Bu ayette ölüler kafirler; diriler ise Kuran'ın mesajına kulağını aklını ve kalbini açan kişilerdir. Nitekim Yasin süresi 10. ayette de kafirlerden bahisle "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar" demektedir. Devamı olan 11. ayette ise "inne ma tunziru menittebaaz zikra ve haşiyer rahmane bil gaybi" (Sen ancak zikre tabi olan ve gaybda iken de Rahman'dan korkan kişileri uyarabilirsin) diyor. Aslında 11. ayet ile 70. ayet aynı şeyi ifade ediyor. Yaşayanlar derken kastettiği bunlardı.

Buna benzer başka ayetler olduğunu söylemiştim. Aşağıdaki ayetlere bakın, bu ayetlerde aslında ölü olmayı mecaz anlamında kullanıldığı anlaşılıyor.

  • "Diri olanlarla ölüler de bir değildir. Gerçekten Allah, dilediğine işittirir; sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin." (Fatır 22). Hz. Muhammed'in kabirde olanlara gidip din anlattığına dair bir haber bulunmamaktadır. Halbuki kafirlerin kalpleri mezardır. Onlar yaşayan ölülerdir. Hidayete ermeleri ve doğru yolu bulmaları mümkün değildir.
  • "Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir." (Hac 46) Bu ayet de körlüğün gözle alakalı olmadığını asıl kalplerin kör olduğunu söylüyor. Burada konu açık bir şekilde fiziksel durum değil, ruhani durumdur.
  • "Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur/ışık kıldığımız kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup oradan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere yaptıkları ameller böyle süslü gösterildi." (Enam 122). Bu ayette de hidayeti ölümden diriliş gibi anlatıyor. O hidayetten önce bir ölüydü. Sonra kendisine bir hidayet ve nur verildi ve böylece dirildi. Bunun durumu karanlıkta kalanınki gibi olabilir mi?
  • "Doğrusu sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın." (Rum 52). Burada da kalpleri mesaja kapalı olanlar, alegorik olarak ölüye benzetilir. 
  • "Onlardan seni dinleyecek vardır. Fakat hiç akletmeyen sağırlara sen mi duyuracaksın." (Yunus 42) Fiziksel olarak kulağı ve çalışan beyni elbette vardır. Fakat bunlar küfür üzere şartlanmış olduklarından hidayete kapalıdırlar. Onlara duyuramazsın diyor.

Görüldüğü gibi bu ve benzeri ayetlerde ölüden kasıt kafir; diriden kasıt ise kalbi imana açık olan takvalı kişidir. Bkz. Yasin 11.

Hz. Muhammed'in ölülere din anlatmak gibi bir çabası olmadığını biliyoruz. Fakat Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine büyük bir ısrarla mesajını anlatmaktaydı. Nitekim bunu gösteren ayetler vardır. Örneğin Şuara süresi 3. ayet "Sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin." Yine Kehf süresi 6. ayet; "Bu Kitab'a inanmıyorlar diye peşlerinden üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin."

Yani görüldüğü gibi Hz. Muhammed ölülere değil fakat toplumuna mesajını iletebilmek için büyük bir çaba harcıyor. Onları ikna edemiyor diye büyük bir üzüntüye kapılıyor. Böylece ayetler de ona diyor ki, bunlar ölüdür, kalpleri ölmüştür. Kalplerinin üzerinde perde vardır, ölüye laf anlatamazsın. Böylece bu ve benzeri ayetlerde kafirlerin durumu ümitsiz vaka olup Kuran'ın mesajını duymayacakları ve ona iman etmeyecekleri vurgulanmak istenilmiştir.

Yani bu ayetlerin müminlerin kendi ölülerinin arkasından dua ve Kuran okumaları ile bir alakası bulunmamaktadır.

Şimdi asıl meseleye tekrar gelelim.

Yasin süresi nasıl okunur?

Yasin süresi ölümden sonra diriliş temasının çok yoğun geçtiği bir süredir. Böylece ölen kişiye, etrafındaki hazır bulunan kişilere ve okuyanın kendi nefsine ölümün bir son olmadığı, ölümden sonra dirilişin hak olduğu pekiştirilmiş olur.

Yasin süresi ölmekte olan kişiye okunur. Ki bu kişi ölümden sonra dirilişin hak olduğunu bilsin ve mutmain bir nefis ile ruhunu teslim etsin. Keza bu mesaj ailesi ve yakınları için de geçerlidir. Bu sayede sevdikleri insanın ölümünün sadece geçici bir ayrılık olduğunu ve tekrar Allah'ın huzurunda bir araya geleceklerini pekiştirmiş olurlar.

Yasin süresi ölen kişinin arkasından onu anan ailesi, yakınları ve sevenleri arasında da okunur. Böylece aynı mesaj onlar için de geçerli olur. Keza tek başınıza da okunur ve müstefit olunur. Bunu elbette ölü kişi duyamaz, ama siz ve çevredeki insanlar duyarsınız. Bundan etkilenirsiniz ve imanınız artar. Ölümü de bu hayra vesile olduğu için bundan ölü kişi de nasibini alır.

Peki neden Yasin süresi okunur?

Çünkü içinde yukarıda da belirtildiği gibi içinde yeniden dirilişin çokça geçtiği bir süredir:

Şimdi bunlara bakalım:

  1. "Ataları uyarılmamış ve kendileri de gafil olan bir toplumu uyarman için." (6) Böylece sürede geçmiş ve ölmüş nesiller ile bugün arasında bir bağ kurulur.
  2. "Muhakkak ki ölüyü bir diriltiriz. (İnsanların) yaptıklarını ve izlerini yazarız." (12) Ölümün son olmadığı ve dirilişi açıkça vurgulayan bir ayet ölünün arkasında okunması için en uygun ayetlerden biri olsa gerek.
  3. 13-27. ayetlerde bir şehre gönderilen iki resul ve onlara iman eden üçüncü bir adamın öyküsü onlatılır. Onu öldürürler ve Allah da ona "cennete gir" der o da "keşke bunu (nimeti) kavmim de bilseydi" dedi. (26) Kavminin ölü zannettikleri kişinin nasıl cennete girdiğini ve ölümden sonra yaşadığını, nimetlerle mükafatlandığını gösterir.
  4. "Kendilerinden önce helak ettiğimiz kavimleri görmüyorlar mı?" (31) Çünkü bu kavimlerin tarihsel olarak varlıkları bilindiği halde soyları kesilmişti. İnkarları nedeniyle yaşam döngüsünün dışına itilen kavimleri görmüyorlar mı?
  5. "Hepsi de huzurumuzda hazır bulunacaklardır." (32) Diriliş anlatılmaktadır.
  6. "İşte onlara bir delil; Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler." (33) Ölümden sonra yeniden dirilişe yerin tekrar dirilişi ile örnek veriliyor.
  7. "Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler." (37) İşte ölümden sonra diriliş için bir başka delil ve alegorik bir benzetme. Gece gündüzden sıyrılınca karanlığa bürünür. Sonra yeniden gündüz geri gelir. Böylece ölüm ve yaşam döngüsü gece ve gündüze benzetilir.
  8. 38-40. ayetlerde de bu sefer güneş ve ay alegorik olarak yaşam ve ölüme benzetilir. Güneş bir ışık kaynağı iken ay bir ölüdür. Yaşam ve ölüm formları da kendi döngüleri içinde birbirine karışmadan devam ederler.
  9. "Soylarını dopdolu bir gemide taşımış olmamız da onlara bir delildir." (41) Bu da Nuh'un gemisidir ve ölüm yaşam döngüsüne bir başka delildir. Ayette "enne hamelne ZÜRRİYETEHUM fil fülkil meşhun" diyor. İsra süresi 3. ayette de "ZÜRRİYETE men hamelna maa Nuh'in" (Ey Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları) demektedir.
  10. "Dilesek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi." (43) Böylece bir önceki ayette zürriyetlerini gemide kurtaran O idi. Dilerse yine zürriyetlerini aynı şekilde batırabilir ve onları ölüm yaşam döngüsünün dışına atar. Artık bir zürriyetleri de kalmaz.
  11. "Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak onları geri bıraktık." (44) Allah'tan bir rahmet olarak dünya hayatı, Ahiret gününün gelişine kadar geçici bir geçinme olarak kalacaktır. Yaşam ve ölüm döngüsü kıyamete kadar devam edecek.
  12. "Zaten Rabbinin ayetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde ondan hep yüz çeviregelmişlerdi." (45) "yüz çeviriyorlar burun kıvırıyorlar" dediği ayetler yukarıdaki yeniden diriliş ve ahiret hayatı ile ilgili delil ve ayetler idi. Nitekim 48. ayette de bunun devamı olarak kafirlerin sürdürdükleri polemik bunu gösteriyor.
  13. "(Kafirler Hz. Muhammed'e) <<Doğru sözlü iseniz bildirin bu vaad ne zamandır?>> derler." (48) Görüldüğü gibi bütün bu ayetler, mesajlar ve tartışmalar hep yeniden diriliş ve miad etrafında şekilleniyor.
  14. "Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlığı beklerler." (49) Beklenen kıyametin kopuşu.
  15. "O zaman, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirler." (50) Bu durum ölüm sonrası ve kıyametin kopuşundan sonrası kafirler için geçerlidir. Sonraki ayetlerde görüldüğü gibi müminler kendi aileleri ve sevdikleri ile birliktedirler.
  16. "Sura üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar." (51) Mezarından kalkarak dirilmeyi çok güçlü bir şekilde anlatan bir ayettir.
  17. "Dediler ki, <<Vah halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?.>> Onlara: <<İşte Rahman olan Allah'ın vadettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi>> denir." (52) Diriliş sonrası ona inanmayanların uğradığı şok anlatılıyor.
  18. "Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur." (53) Dirilişi ve mahşerde toplanmayı anlatan başka bir ayet.
  19. "Artık bugün (hesap günü) kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz. İşlediklerinizden başkasıyla karşılık görmezsiniz." (54) Herkesin yaptıklarının karşılığını göreceği hesap günü anlatılıyor.
  20. 55-58 arası ayetler cennet ehlinin, eşlerinin ve ailelerinin durumu anlatılıyor.
  21. 59-67 arası da cehennemliklerin durumu ve onlara yapılan tehditler dile getirilmiştir.
  22. Her kime uzun ömür verirsek (yaşlılıkla) hilkatini tersine çevirmişizdir. Hiç akletmezler mi? (68) Bu da hayat ve ölüm döngüsünü gösteren bir metafor içerir.
  23. "(Bu bir öğüt ve apaçık Kuran'dır) Diri olan kimseyi uyarsın ve verilen (azap) söz(ü) de inkarcıların aleyhine çıksın diye." (70) Yukarıda da belirtildiği gibi diri olan uyarıya açık olan mümin, ölü olan ise inkarcılardır.
  24. 71-73 ayetler hayvanların insanların hizmeti için yaratıldığını bunun için insanın şükretmesi gerektiğini belirtir. Çünkü diriliş de yaratılışın tekrar etmesidir. Nitekim sonraki ayette "kendi ilk yaratılışını unutup dirilişi inkar eden kişi"nin durumu ele alınmaktadır.
  25. "Bunların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da şüphesiz biliriz." (76) açığa vurdukları ile gizledikleri, zahir ve batın dünya hayatı ve ahiret için alegorik bir anlatımı temsil eder.
  26. "İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da; <<Çürümüş kemikleri kim yaratacak>> diyerek, Bize misal vermeye kalkar? De ki: <<Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.>>" (77-79) 77-79. arasındaki ayetler de çok bariz bir yeniden doğuş ayetleridir ve çok güçlü bir kanıt ortaya konulmuştur.
  27. "Yaş ağaçtan size ateş çıkaran O'dur. Ondan (yaş ağaçtan) ateş yakarsınız." (80) Bu da yeniden diriliş için alegorik bir anlatımdır. Yaştan kuruyu, kurudan yaşı, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarır.
  28. "Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir." (81) Allah insanlardan çok daha büyük çok daha karmaşık sistemler yaratmışken elbette insanların tekrar yaratılışına dirilişine kadirdir.
  29. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye <<Ol>> demektir, hemen olur." (82) Allahın yaratma konusundaki mutlak ve sonsuz gücü ifade edilmiştir. "Ol" demesi ile yaratabildiği gibi, sura üfürülmesi ile de tüm insanları kaldırıp yeniden diriltecektir.
  30. "Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir." (83) Herşey Allahın kontrolü ve egemenliği altındadır. Yaşam ve ölüm döngüsü onun elindedir ve yeniden ona döneceğiz.


***

Görüldüğü gibi Yasin süresinde yeniden dirilişi doğrudan ele alan 30 pasaj vardır. Bazılarında tek ayet iken bazılarında bu anlatım bir kaç ayeti kapmaktadır. Aslında bu yönüyle ele alındığında sürenin tümü yeniden dirilişi anlatmaktadır.

Böylece ölüm döşeğindeki birine, yada yakın zamanda ölmüş birine Yasin süresini okumak yeniden dirilişi işlediği için anlamlı ve önemlidir.


 

Paylaş:

24 Kasım 2022 Perşembe

Kesebe ve İktesebe farkı nedir

Taziye evinde imam Kuran okuyordu. Bakara süresinin son ayeti. Bir şey farkettim.

Ayet şöyle:

La yükellifullahu nefsen illa vüs'aha. Leha ma kesebet ve aleyha maktesebet.

Meali yaklaşık olarak şöyle:

Allah bir nefse potansiyelinin üzerinde bir yükümlülük koymaz. Kesbettiği lehine, iktisap ettiği de aleyhinedir.

Ayette geçen kesbetmek ile iktisap etmek sözlüklerde aynı anlamda iken burada kesbetmeyi sevaplar iktisap etmeyi ise günahlar için kullanmıştır. Neden? Ne farkı var?

Farkı şu:

Kesbetmek bir kişinin kendi çabasına ve eylemlerine bağlı olmayan daha geniş bir kazanımı ifade eder. Misal hiç tanımadığınız ve eylemlerinizle hiç alakası olmayan birisi size hayır duasında bulununca bu sizin kesbiniz içinde yer alır ve lehinize kabul edilir.

İktisap ise sadece sizin kendi amel ve çabanıza bağlı olan kazançtır. Dolayısı ile sizin eylemleriniz ile bağlantılı olmayan sonuçlar iktisap içinde değerlendirilmez. Bu bağlamda hiç tanımadığınız ve sizinle alakası olmayan birisi size beddua ederse bu sizin aleyhinize işlemeyecek ve günah müktesebatınıza yazılmayacaktır. Yani kişiye sadece kendi amellerinin sonucuyla alakalı olan günahlar yazılır.

Kuran'daki bu incelikler muazzam.


 

Paylaş:

8 Kasım 2022 Salı

Hangi meal iyidir?

Aslında çok fazla meal okumadığım için bu soruya vereceğim cevap eksik kalacak. Ben Arapça bildiğim için Kuran'ın hemen hemen tümünü anlayabiliyorum. Elbette anlaması zor olan bazı müşkül ve müteşabih ayetler de vardır. Fakat muhkem olan ayetleri size tefsir edebilirim. Bu yüzden meal okumuyorum. Doğrudan Arapça'sını okuyorum.

Hangi mealin iyi olduğu konusuna gelince açıkçası tüm mealleri tanımıyorum. Fakat görece olarak iyi olduğunu bildiğim bazı mealler var. Anlatımları orijinal ve kopya da değiller. Hata oranları daha azdır. Karşılaştırmalı okurken bunlara daha fazla itibar edebilirsiniz.

Peki okumadığın halde nerden biliyorsun diyeceksiniz? Zaman zaman bazı ayetlerde karşılaştırmalı incelemeler yapıyorum. Benim deneyimim bu yönde. İtibar edip etmemek size kalmış.

  1. Elmalı Hamdi meali. Zaten Türkiye'deki meallerin çoğu bunun kopyasıdır.
  2. Diyanetin eski meali
  3. Süleyman Ateş
  4. Ali Bulaç
  5. Ahmet Varol
  6. Yaşar Nuri Öztürk
  7. Abdulbaki Gölpınarlı. Ancak bu yazar Şii olduğu için Ehli beyt yorumlarının olduğu ayetlere dikkat etmek gerekir. Bunu zikretmenin sebebi mealinin orijinal olması.

 




Paylaş:

5 Kasım 2022 Cumartesi

Bilgiçlik Sendromu

Küçükken Ramazan'da iftardan hemen sonra mahallenin camisine gider ve yatsı vaktine kadar beklerdik. Bu arada rahmetli imamımız sevgili Molla Münir (Çiçek) bize bir konuyu açar ve sohbet/vaaz ederdi. Birgün öylece sessiz oturuyordu. Cemaatten biri hoca bize bir vaaz eder misin? dedi, beri ki "Ama hocam Ademden bu yana olan konuları biliyoruz, Ademden öte bir şey varsa onu anlat" diye uyarıda bulundu. İşte ben buna "bilgiçlik sendromu" diyorum.

Bu "bilgiçlik sendromu"na biz de yakalanıyoruz.

Vaazlarla ve Cuma hutbeleri ile pek aram yok. Zaten az işittiğim için hutbeyi de pek dinlemiyorum. Fakat dinlediğim zamanlar da malesef haz alamıyordum. İmamların vaazlarda ve minberlerde anlattıkları konular ve anlatma biçimleri o kadar basit ve sıradan tekrara dönüştü ki artık kendini bilgili sanan biz gibi daimi müminlere yavan geliyor.

Hakikaten bilmediğimiz ne anlatabilir ki?

Fakat bir gün hatamı anladım. Ben ve benim gibi ukalalar biliyor olsak da cami cemaati içinde bu konuları bilmeyen insanlar var. Her insan ve her kuşak sıfır bilgi ile doğar ve bilginin en basitinden başlayarak öğrenmesi gerekir. O zaman İmam ve vaizlerin anlattıklarının kıymetini anladım ve saygı duymaya başladım.

Bu dini konuların dışındaki tüm diğer konular için de geçerli.


Paylaş:

8 Şubat 2022 Salı

Neden hala İslamcıyım?

Mustafa İslamoğlu hoca "bir dönem İslamcı olduğu için pişmanlık duyduğunu" ifade etmiş. Ben tam tersini düşünüyorum.

Eğer İslamcı değilsek hiçbir şey değiliz. "Biz İslamcı değiliz müslümanız" demek de doğru bir yaklaşım değildir. Eğer İslamcı değilsen, senin müslümanlığın sana yön vermiyor demektir. Solcu müslüman, kapitalist müslüman, hatta farmason müslüman bile olabilirsin. Eğer İslamcı değilsen siyasete, felsefeye, düşünüş biçimine, ideolojine, dahası tüm dünya işlerine İslamı karıştırmıyorsun demektir. Eğer islamcı değilsen sekülersin, din ve dünya işlerini ayırıyorsun demektir. Eğer İslamcılık yoksa senin dinin ile budizm veya animizm arasında ne var? Böylece din sadece bir kaç ibadet ve ahlak öğretisinden ibaret kalırdı.

Evet İslamcılığı ben de çok eleştiriyorum. Bizim ona yüklediğimiz yanlış anlamlar, sonunda bizim onu terketmemize sebep olmaktadır. Bu yüzden bunu bir "özeleştiri" olarak yapıyorum. Peki İslamcı olmayıp ne olacağız, bu saatten sonra "sosyalist" mi olacağız? Yahova şahitlerine mi katılacağız? Yoksa materyalist ve pozitivist mi?

***

Yahudilerin çoğu bildiğiniz ateisttir. Irk birliği desen zaten bu mümkün değildir. Biri Polonyadan biri Iraktan öteki Afrikadan gelmiştir. Yahudilik dini ve öğretisi dışında ortak bir noktaları bulunmamaktadır. Yine de siyonizm bir Yahudi ideolojisidir. Bir Yahudi ateist de olsa siyonist ideolojiye ve perspektife sahiptir. Ateist bile olsa...

Günümüzde "Marksizm" bir komünist ütopyayı kurma geleneği değildir. Marksizm sınıf temelindeki eşitsizliğe ciddi itirazlar yapan bir gelenek olarak devam etmektedir.

Siyasal/düşünsel bir hareket olarak "Feminizm" de kadınların egemen olduğu Amazonvari bir siyasal sistem kurmak demek değildir. Kadınların toplum içindeki eşitsiz şartlarına bir itirazdır. Bu bir düşünüş biçimidir, bir projeksiyondur.

***

Ve nihayetinde İslamcılık da bir düşünüş ve değerler projeksiyonudur.

Bizim İslamcılık ile ilgili bazı paradigmalarımız yanlış. İslamcılığı bir "asrı saadete dönüş" veya "ideal toplumu ve ütopyayı kurma" projesi olarak görmek yanlıştır. Bu anlamda İslamcılık bir "siyaset etme" hareketi değildir. Keza her İslami görüşü de "Allah böyle buyurdu" noktasına indirgemek de yanlıştır. Allah Hz. Muhammed'den bu yana kimse ile konuşmadığına göre bize ancak Kuran ve Peygamberler geleneğinin sunduğu bir perspektife göre aktif ve faal bir düşünce projeksiyonu takip etme durumu mümkün olmaktadır.

Yeni bir paradigmaya ihtiyacımız var.


 

Paylaş:

18 Ocak 2022 Salı

Hz. Adem peygamber değildir

Adem babamız peygamber filan değildir.

Kendisine ilk vahiy indirilen de Nuh'tur. Bu yüzden (nuhi ileyhi = kendisine vahyettiğimiz) Nuh ismi de vahyedilmiş olmasından kaynaklı bir sıfat isimdir.

Kendisine ilk sahifeler verilen de İbrahim ve Musa'dır. Ala süresi ilk suhufların İbrahim ve Musa'nın suhufları olduğunu açıkça belirtir. (Ala 18-19).

Bilinenin aksine ilk peygamber Adem değil, Nuh'tur. Ademe ne vahyedilmiştir ne de kitap verilmiştir. Ademe öğretmiştir. (Allame Adem'e). Ama bu genel olarak tüm insanlık için de geçerli. (Er-Rahman, allamel kuran, halaqal insan, allamehul beyan).

Sosyal medyada Adem a.s peygamber olmadığına dair görüşümü dile getirdiğimde bağzısı neredeyse beni öldüreceklerdi. Galiba bunun sebebi birçok kişinin "peygamber çocuğu olma" şeklindeki sahte argümanını elinden aldık o yüzden 🤣

Bu düşünce tabi ki benim icadım değil. Zaten birçok tefsirde bunun tartışılıyor olması, peygamberliğine delil getirilmesi bu konuyu ortaya koyuyor.

Diyanetin İslam Ansiklopedisi maddesinde de "bu konuda AÇIK ve KESİN bir AYET yoktur" dedikten sonra bir takım ayetleri yorumlayarak buna delil getiriliyor. Gördüğünüz gibi konu NASSİ değil İÇTİHADİ'dir.

Diğer yandan Adem'in durumu ve durumunun sıradanlığı peygamberlik müessesesi ile de çelişir. Peygamberler masumdur ve şeytanın ayartmasına açık değildir. Bu çok açık bir konudur. Hiçbir peygamber şeytan tarafından ayartılmamıştır. Ama Adem Allah'ın kendisine verdiği tek emir (yasak meyveden uzak durması dışında ona verilmiş başka bir emir bilmiyoruz) şeytan tarafından apaçık bir şekilde iğfal edildi.

Peygamberler de sürçme yaparlar. Ancak Allah onları bundan ve sonuçlarından korur. Misalen Nuh as. oğlu için münacaatta bulunduğunda Allah ona "O senin ehlinden değildir, cahillerden olma" diye azarlamıştır. Görüldüğü gibi bu bir sürçme idi ve Allah o sürçmeyi eyleme dönüşmeden hemen önce müdahale etti. Aksi takdirde Nuh'u cezalandırması gerekecekti. Peygamberlerin sürçmelerinin tümü bu şekildedir. Belki tek istisnası Yunus peygamberdi. Ne var ki şeytanın ayartmasına kanarak yasak meyveyi yemeye başlayan Adem ve Havva'ya Allah müdahale etmedi ve günahı işlemelerine müsaade etti. Ama sonucunda yaptıkları günahın yükünü boyunlarına asıp onları cennetten kovdu.

Paylaş:

26 Kasım 2021 Cuma

Zamanımızın sahte peygamberleri

Dün facebook sayfamda elçilik (peygamberlik) iddiasında bulunan biri vardı. Bir sure meali paylaştı %90'ı Kuran ayetlerinden koleksiyon yapmış. Fakat hiç duymadığım ifadeler kalıplar da var.

Kendime dedim yahu bu hangi sure? Afalladım hafızam kötü epeydir de dini şeyler yerine genelde siyaset bilimi ile ilgili şeyler okuyorum. Neyse kullandığı bazı ifadelerin yanlış olduğunu ve o şekilde ifade olmadığını biliyordum. Nitekim aradım taradım fakat öyle bir şey yoktu.

Dedim ki hayırdır bilader bu nasıl bir sure öyle? Öyle bir sure olduğunu sanmıyorum.

Dedi ki bunlar Allahın yeni elçisine indirdiği ayetler. 😂

Dedim kardeş sen sıyırmışsın. Allah ıslah etsin.

Buna karşılık olarak elçisini yalanlayanlara nasıl bir azap olacağına dair uydurulmuş vahiysinden ayetler sıralamaya başladı😂

Valla hiç uğraşacak mecalim yok. Yazılarını sildim ve listemden çıkardım.

***

2005'te yine böyle bir peygamber çıkmıştı. Bu seferki genç bir hatundu.

O zamanlar yahoo gruplara takılıyoruz, dini felsefi siyasi tartışmalar filan... Mesela o gruplardan biri Kemal Ersözlü'nün yönettiği Varoluşbilinci grubu idi. Akif Emre'den Kürşat Atalar'a, İhsan Eliaçık'tan Kenan Çamurcu'ya kadar birçok kişinin orada yazdığını hatırlıyorum. Tartışmalar belirli bir elit kitle arasında olduğu için şimdiki facede yaptığımızdan daha yoğun ve daha seviyeli idi.

Neyse bu yeni resul bana yazdı. Kendisine bir kitabın vahiy olarak indiğini söyledi. Bana örnek bir kaç parça da gönderdi. 600 sayfalık bir kitap olmuş, benden adres istiyor kargo ile gönderecek kitabı. 😊

Kuran'ı kabul ediyor ve onun üzerine bir ek kitap vahyedilmiş ona güya. Baktım yine böyle abuk subuk şeyler yazmış. Neyse MSN üzerinden konuştuk sanırım.

Sordum:
- Adınız nedir?
+ Cemile
- Cemile ne demek?
+ Güzel olan demek
- Peki Maruf ne demek?
+ Bilmiyorum, dedi.

Dedim,
- Peygamber/Resul olmuşsun ama Maruf'un ne olduğunu bilmiyorsun. Halbuki Kuranı bilen bir kişi Maruf'un ne olduğunu da gayet bilir.
+ Siz Resulünüzü mü sorguluyorsunuz, dedi? 😃
- İyi güzel de bu bilgi çağında Allah bula bula senin gibi bir cahili mi gönderecek, dedim ve onu engelledim.

Tabi ki Allah dilediğini peygamber olarak seçer. Ancak cehalet peygamberlerin vasıfları arasında bulunmuyor. 😒


Paylaş:

18 Ağustos 2021 Çarşamba

Şeriatı nasıl yorumladığınız önemli

Taliban İnsan hakları, kadın hakları vs hatırlatıldığında "müsterih olunuz, kadın ve insan hakları şeriatın teminatı altındadır" diyor. Kulağa hoş geliyor. Bizde de bir atasözü "Şeriatın kestiği parmak acımaz" der.

Sorun şudur:

Şeriatı nasıl yorumladığınız önemli. Bir hüküm verdiğiniz zaman insanın maddi ve manevi varlığının ve haklarının kutsal olduğu noktasından hareket etmek var, bir de bunu hiçe sayan keyfi uygulamalara göre yorumlamak var.

Şimdi örnek verelim. Diyelim ki şeriatta bir suçun cezası 10 kırbaçtır. Suçluya 11 kırbaç vurursan onun hakkına girmiş olursun. Haddi aşma kavramı burdan gelir. Çünkü onun hadd cezası 10 kırbaçken sen haddi aşıp 11 vurdun. Şeriat sana 10 kırbaç at diyor ama sen bu kişi nasılsa suçludur diye hızını alamayıp 15 kırbaç atıyorsun. Burada o kişiye, suçlu bile olsa Allah'ın özene bezene yarattığı o kişiye fazladan 5 kırbaç vurdun ve bunu şeriat sanıyorsun.

Başka bir örnek verelim: Recm ile ilgili geçen hadislerden birinde şöyle der. Hz. Ali'ye zina yapmış biri getirildi. Hz. Ali önce onu 100 değnek vurarak haddetmiş, sonra da taşla recmetmederek öldürmüş. Ve şöyle demiş: Onu Allah'ın kitabına göre haddettim, peygamberin sünnetine göre de recmettim. Oldu olacak recmetmeden önce derisini de yüzseydin. 😞 

Zina ile ilgili hadisler bekar olanların 100 değnek ile evli olanların da recmedilerek cezalandırılacağını söylüyor. Bu durumda Hz. Ali'nin önce had sonra da recmettiği kişi hem bekar hem de evli olamayacağına göre hakkettiğinden daha fazla bir ceza verilmiş ve hakkına girilerek ona zulmedilmiştir.

Hadis doğru ise açıktır ki Hz. Ali o kişiye zulmetmiştir. Modern hukukta bile masumiyet karinesi öncelikli ve sanığın lehine iken, islami hukukta suçlama ve cezalandırma karinesinin sanığın aleyhine bu kadar keyfi olarak kullanılması nasıl şeri olabilir? Nasıl bir islam, nasıl bir merhamet dinidir bu?

"Bana kul hakkı ile gelmeyin" diyen meşhur kutsi hadis "para borcu"nu kastetmiyor. Kulun hakkına girmişsen onu dövmüş, işkence yapmış, aşağılamış, maddi ve manevi bütünlüğüne saldırmış onun hakkına girmiş ve hele ki onu öldürmüşsen, o zulüm ile bana gelme diyor.

"Gerçekten mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip de sonra tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır. Yine onlar için yakıcı ateş azabı vardır." (Buruç 10)

Paylaş:

13 Şubat 2021 Cumartesi

Araplar Kuran'ı anlar mı?

Kendisi Arap olan hacı amca, (nisaukum ve evladuğum aduvvun lekum) "çocuklarınız ve eşleriniz sizin düşmanınızdır" diye Arapça bir ayet okudu. 

- "Ne diyorsun, öyle bir ayet yok dedim. (Mallarınız ve çocuklarınız sizin için fitnedir) diye bir ayet var" (Enfal 28) dedim.
- "Tamam işte aynı şey değil mi?" diye sordu.
- "Tabiki değil, burada fitne sınav anlamındadır" dedim.

*

Bir zaman aynı hatayı babam yapmıştı. Babamın Arapçası fena değildir. Bir kaç yıl da Suud'ta kalmışlığı da var. Ve babam her zaman Kuran okur. Ama tefsir ve islami ilimler ve sarf nahiv okumamıştır. Birgün babam bana şöyle dedi:

"Şuna bakar mısın? Allah bile fitne yapıyor! Hani Mikat olayının geçtiği ayette Allah İsrailoğullarının önde gelenlerini öldürünce Musa diyor ya: (Rabbimiz bu da senin fitnendir / Araf 155)."

"Rabbın fitneci olacağı" hiç aklıma gelmemişti. Şaşırmış ve gülmüştüm. "Öyle değildir, Fitne kelimesinin bir kaç anlamı var. Bunlardan birisi de sınamak, belaya uğratmaktır. Burada (senin fitnen) yani (senin sınaman) anlamında kullanılmıştır", diyerek başka ayetlerden de örnekler vermiştim.

Eğer fitne fiilinin faili Allah ise bu sınav anlamına gelir, çünkü Allah'ın yaptığı sınavın kendisi zaten bir fitnedir de. Mesela Allah bize hastalık vererek bizi sınava tabi tutar, ama hastalığın kendisi zaten kötüdür, beladır. Bir diğer anlamdaş kelime de "ibtila"dır. Bu da belaya uğrama, belaya uğratma anlamındadır.

Yani sözüm o ki, Kuran okuyan müslüman, dindar ve fakat Arapça dil eğitimi ve tefsir eğitimi almayan bir Arap'ın Kuran'dan anlayacağı bu kadardır.

*

Dört Terim kitabında Arapların temel ubudiyet ve rububiyet kavramlarını doğru anladıklarına dair saptamada bulunan Mevdudi, yanılıyor olmalı. Kuran'ın kendi iç kavramsallaştırmasını anlamak gerekir. Kuranın birazını anlamak için hiçbir eğitim gerekmiyor. Biraz daha anlamak için eğitim gerek, tümünü anlamak için belki bir kaç 10 yıllık bir eğitim gerekebilir. Ama bir kişi amel etmesi gerektiği kadarını biliyorsa bunda sorun yok.


Paylaş:

4 Eylül 2020 Cuma

Evlilik yaşı meselesi

Biz müslümanlar çağın ruhunu yakalama hususunda çok gerideyizdir. Çünkü hala çocuk (erken yaş) evliliğini savunanlar var.

Eskiden ergenliğe girer girmez kız çocuklarını hemen everirlerdi. Bu surette kızlar 12-15 yaş aralığında muhakkak evlenmiş olurdu. 18'ini bulan evde kalmış sayılırdı. 😅

Asrı saadetten günümüze sayısız örnekleri ile çocuk evlilikleri (erken yaş) vardı. Ama bu sadece İslam toplumuna has bir özellik değildi. Avrupa'da da Çinde de kısacası tüm dünyada böyle idi. Kralların padişahların her zaman çocuk yaşında eşleri gözdeleri olmuştur.

Modern öncesi toplumda kadının doğurganlığı önemli olduğu için erken evlenilirdi. Eğer bir kadından 10 çocuk yapmak istiyorsanız kadınla ergenliğe girer girmez evlenmeniz gerekir. Biyolojik açıdan bunun başka bir yolu yoktur. Çünkü 35-40 yaşlarından sonra kadının doğurganlığı azalır veya sona erer.

Ancak günümüzde değer yargıları değişti. Tarıma dayalı feodal bir toplum değiliz artık. Günümüz nüfusu ve toplumsal yaşamı da bu şekilde çok çocuk yapılmasını gereksiz hatta imkansız hale getirmiştir. Şu halde müslümanların erken yaş evlilik ısrarı neden? Bu feodal kafada ısrar etmek neden?

İslam'da nikah için bir yaş var mı?

İslam'da nikahın asgari şartı tarafların buluğ çağına erişmeleridir. Buluğ çağına erişmeden nikah yapılamaz.

Kuran'da kadınları (nisa) nikahlayın diyor. Çocukları (veled/vildan, tıfıl/etfal) demiyor.

Nisa 6. ayette de evlilik için buluğ ve rüşd şartını getiriyor. Ayet şöyle der:

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْداً

"Yetim (velisi olmayan sahipsiz) kızları da nikaha erişip erişmediklerini deneyin (araştırın inceleyin). Eğer onlarda olgunluk görürseniz ..."

Ayette de görüldüğü gibi sahipsiz kızlar için bile olsa BULUĞ (biyolojik yeterlilik) ve RÜŞD (akli yeterlilik) nikahın şartlarındandır.


Paylaş:

9 Ağustos 2020 Pazar

Gömleğin Arkadan Yırtılması Ne Anlama Gelir?

Gömleğin önden veya arkadan yırtık olması iki kişiden hangisinin saldırgan olduğunu kanıtlar mı?

Tabi ki kanıtlamaz

Ama anlatılan saldırı/taciz hikayesinin, öyküsünün doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlar. Züleyhanın anlattığı hikaye başka türlü olsaydı gömleği arkadan yırtılmasına rağmen yine de suçlu Yusuf olurdu.

Sözgelimi şöyle diyebilirdi. "Yusuf gelip bana mahrem yerime dokundu ben de ona bağırınca kaçmak istedi, ben de arkasından yakalayıp vurdum." O zaman gömleğin arkadan yırtık olması bu öyküye delil olur. Halbuki Zuleyha böyle anlatmamıştır.

Yusuf ile Züleyha arasındaki statü eşit değildi. Züleyha aristokrat bir aileden aristokrat bir adamın karısıdır. Yusuf ise ucuz bir fiyata köle olarak satın alınmış bir besleme idi. Statü farkı uçurumdur.

Kıssada kadının yakınlarından biri şahitlik etti diyor. Yani Züleyhanın aristokrat ailesi de devreye giriyor. Yapılan incelemede Yusuf'un suçsuz olduğu anlaşılıyor. Diğer türlü olsa Yusuf'u canlı canlı gömerlerdi. Kadının haksız olduğunu bile bile kadının kalbi kırılmasın diye onu hapse attılar.

Delilin kullanılma biçimi

Ayet bu olayda gömleğin önden yada arkadan yırtılmış olmasını hangisinin haklı haksız olduğuna dair kesin bir bilgi vermez. Bir savcının bir hakimin önüne benzer bir vaka geldiği zaman bu ayetin verdiği hikmet ışıgında nasıl değerlendirecek? Şöyle mi diyecek? Gömleği arkadan yırtılan suçsuzdur mu diyecek? Bunun ne önemi var? Belki suçlu kişi kaçarken gömleği kapıya takılıp yırtılmıştır. Burada hukuki bakımından delilin nasıl kullanıldığı sonucuna geliyoruz. Delil tek başına bir şey ifade etmez. O, hikaye ile bütünlük yada tezat teşkil ettiğinde anlam bulur.

Netice itibarıyla dini metinleri (ve hatta tüm hayatı) algılama ve yorumlama konusunda aşırı ezberciyizdir.

Paylaş:

13 Ocak 2019 Pazar

Habakkuk kitabındaki Hz. Muhammed müjdesi


İşte Peygamber Habakkuk'tan Efendimizin (sa) gelişinin müjdesi:

Tanrı Teman'dan,
Kutsal Ruh (Hz. Muhammed) Paran Dağı'ndan geldi. (Salat)
Görkemi kapladı gökleri,
O'na sunulan övgüler (hamdı) dünyayı doldurdu.


Güneş gibi parıldıyor,
Elleri ışık saçıyor.
Gücünün gizi ellerinde.
Yayılıyor salgın hastalıklar önüsıra,
Ardısıra da ölümcül hastalıklar.
Duruşuyla dünyayı sarstı,
Titretti ulusları bakışıyla,
Yaşlı dağlar darmadağın oldu,
Dünya kurulalı beri var olan tepeler O'na baş eğdi.
Tanrı'nın yolları değişmezdir.
Kuşan çadırlarını çaresizlik içinde gördüm,
Midyan konutları korkudan titriyordu.
(Kitabı Mukaddes / Habakkuk Kitabı)

Not: Tevrat'ta İsmail (as) peygamberin yerleştiği yer Paran olarak geçer. 
Paylaş:

30 Aralık 2018 Pazar

Tufan ve Tandırdan Su Fışkırmasının Öyküsü

Hak Teala Hz. Nuh Efendimize kafirlerin durumunu beyan etmiş ve bir su felaketi ile yok edileceklerini açıklamış. Ve kendisine "bir gemi inşa etmesini" emretmiş...

Tabi bu haberi herkes duymuş, müminler de kafirler de. Allah önceden "Emrimiz geldiğinde ve tandırdan su fışkırmaya başladığında gemiye her canlıdan bir çift bindiresin" diye emretmişti.

Kafirler şamata olsun diye gelip Hz. Nuh'a tufanın nasıl olacağını soruyor kafa buluyorlardı. Lakin müminler de merak ediyor ve sürekli sorular soruyor, emrin ne zaman geleceğini, tandırın ne zaman fışkıracağını onlar da çok merak ediyorlardı.

Bu yüzden Hz. Nuh Efendimiz müminlere "Bir daha Tandır'ın Fışkırmasından bahsettiğinizi duymayayım" diye çok kızmış.

Bir gün gerçekten tufan kopmuş ve tandırdan su fışkırmış. Gelinlerinden biri koşa koşa gelmiş.

- "Amca amca amca ..." (kayınpedere amca diye hitap ediyor) diye sayıklamaya başlamış ama devamını getirememiş...

- Ne oldu kızım ne oldu? Tandır fışkırmış gibi bu telaş ve panik de nedir? demiş...

- "O dediğiniz oldu" demiş.

😅😅😅
Paylaş:

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Kurban etini yemeli mi dağıtmalı mı?

Kurban etlerini dolaba koymayın onu fakir fukara dağıtın şeklinde genel bir tavsiye/uyarı/eleştiri yapılıyor. Ben malesef bu konuya da şerh koymak istiyorum. 😃

Efendim zengin olup da kestiği kurbanların etini dolaba dolduranlar olduğunu sanmıyorum. Zengin adam için sürekli taze et almak varken dondurucuda et stok yapmasının ne anlamı var? Bence zengin bir müslüman bunu yapmaz. Yapıyorsa da zaten görgüsüzdür.

Diğer taraftan fakirlik tanımı günümüzde değişmiştir. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Şubat 2018 tarihi itibarıyla dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 1637 lira, yoksulluk sınırının ise 5 bin 331 lira olduğunu açıkladı. Dört kişilik bir ailede hane geliri 5 bin liranın altında olanlar zaten fakirdir yoksuldur.

Bununla birlikte fakir de olsalar insanlar kurban kesebilmektedirler. Gerçekten de günümüzde kurban kesenlerin çoğu zaten fakirdir. Peki nasıl fakir oluyorlar? Düzenli olarak evine kırmızı et alması gerektiği halde bunu düzenli olarak alamayan kişiler fakirdir.

Kurban kesen birine dağıtmak için ayırdığı payı az bulup neden daha fazlasını dağıtmıyorsun diye sormuştum. Her gün et mi alıyoruz diye sordu. Haklı cevap soranı susturur.

Başka bir arkadaş da kestiği kurbanın üçte ikisini dağıttı. Camide böyle söylemişler. Ancak bunu yapan kişinin ekonomik durumu hiç iyi değildi. Yine de bu 2/3 sini dağıtması doğru mu?

Burada dağıtmadaki öncelik şu:
  • Fakirlik sınırı içindeki bir ailenin kurban kesimini esas alırsak;
  • Çevrende açlık sınırında yoksullar varken onlara dağıtmalısın. Birinci öncelik onlarındır.
  • İkinci öncelik ailenindir. Ailen de fakirdir ve ailen için de bir pay ayırman gerekir. Bazı alimler ailenin kalabalık ve muhtaç olması durumunda kurban etinin tümünün aileye ayırılabileceği söyler ki bu doğru bir yaklaşımdır.

Benim önerim şu:
  • Durumu çok iyi olmayanlar 1/3 ünü veya daha azını dağıtsın. Geri kalanı ailesine ayırsın.
  • Durumu normal olanlar 1/2 sini dağıtsın geri kalanı ailesine ayırsın.
  • Durumu hali vakti çok iyi olan 2/3 ünü veya daha çoğunu dağıtsın. Geri kalanı kendine ailesine eşe dosta ziyafet çekebilir.

***

Geçmiş ümmetlerde Kurban kesenin kurban etinden yemesi caiz değildi. Antik zamanlarda Kurban eti yakılırdı. Ateşin eti tamamen yakması Kurbanın kabul edildiğini gösterirdi. Habilin kurbanını ateş yedi, ama Kabil'in kurbanı yanmadı. Tevratta ise Kurban etinden yalnızca kendilerini ibadete ve israiloğullarının hizmetine adamış olan Levioğullarının (yani din adamlarının) yiyebileceği belirtilmiştir.

İslam ümmetinde ise kurban eti kesene de helal kılındı.

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *