19 Mayıs 2016 Perşembe

Tarkovski'nin The Stalker filmi bağlamında İz Sürme Sanatı


Andrei Tarkovski'nin The Stalker (1979) [İz Sürücü] filmi hakkında yeni bir yorum yapmak istiyorum. Aslında bunu daha önce farkedememenin sebebi Tarkovski'nin hatasıdır. [Tamam hata demeyelim belki de Tarkovski Castaneda'nın anlattığı formatın dışına çıkmak istemiştir. ]

Tarkovski bu filmde Carlos Castaneda'nın Don Juan'la ilgili kitaplarında bahsettiği "İz Sürme Sanatı" (Art of Stalking) konulu bir film çekmiş bulunuyor. Ama bence tamamen eksik veya yanlış yada farklı yorumlamış bulunuyor. Stalker filmindeki iz sürücü, bölge adını verdiği erk dolu bir yere insanları götürmektedir. Erk toplamaları için. Ancak Don Juan'ın bahsettiği Erk toplama işi büyücünün kendi gelişimini sürdürmek için yapılan bir işlemdir. Gerçekte Stalker bir Don Juan yada bir Don Genaro olmalıydı ki, bu durumda güçlü bir büyücü savaşçı olarak Profesör ve Yazar tarafından aşağılanamayacaktı.

Filmindeki stalker ise çok acı çekmiş ve zayıf karakterde biridir ve ayrıca işi para kazanacağı bir tür türbe'ye dönüştürmüş durumdadır. Bu İz Sürme Sanatı'nın ruhuna aykırı bir durumdur.

İz Sürme Sanatı (Art of Stalking) nedir?

Don Juan bunun savaşçı ve şamanist büyücülüğü için gerekli olan ruhani gücü elde etmek ve kullanmak için uygulanan bir disiplin olduğunu söylemektedir. İz Sürme Sanatı en temelde kişinin alışkanlıklarını kıran ve istediği doğrultuda yeni alışkanlıklar kazanmasını sağlayan bir metod sunar. İz Sürme Sanatı kişinin dünya hakkındaki algısını değiştirebilmesinin yolunu açar.

Misal olarak yine Andrei Tarkovski'nin Nostaljia filmindeki havuzun bir başından bir başına mumu söndürmeden geçme şartı tipik bir İz Sürme Sanatı uygulamasıdır.

Paylaş:

2 Mayıs 2016 Pazartesi

İslam, İman, Küfür, Şirk, Nifak ve Ehli Kitap kavramları üzerine


Günümüzde mümin, kafir, münafık ve gayri müslim kavramlarının yeniden bir tanımlanmaya ihtiyacı var. Çünkü bu kavramlar çok sık bir şekilde karıştırılmaktadır. Biz bu makalede Kuran ve Hz. Peygamber (sa) dönemini esas alarak bu kavramları tekrardan yerli yerine oturtmak istiyoruz.

Konuya ayrıntılı bir giriş yapmadan önce belirtilmesi gereken hususlar var. Kavramlar hem isim, hem sıfat hem de eylem halinde kullanılmışlardır. İsim olarak kullanılanlar genellikle çoğul (ellezine amenu, ellezine keferu, muminun, müslimun, müşrikun, munafikun), sıfat olarak kullanılanlar genellikle tekil (mümin, kafir, münafık) olarak kullanılmıştır. Eylem olanlar ise hem tekil hem de çoğul bir kullanıma sahiptir.

Bir kimse ya mümindir yada kafirdir. En yalın haliyle işin özü budur. Bunu siyah ve beyaz gibi düşünelim. Bunun dışındaki kavramlar aradaki gri tonlar şeklinde ifade edilebilir. Müminlik yada kafirlik önce bir eylem olarak meydana gelir, sonra kişinin sıfatı haline gelir. Bir eylem sürekli tekrar ettiğinde yani kalıcı hale geldiğinde kişi o vasfa sahip olur.

Şimdi kavramlara dönelim:

(İslam, Müslüman)
İslam Allah'ın emrettiği dindir. Bütün peygamberlere emredilen yegane din İslam'dır ve İslam'dan başka bir din de yoktur. Kuran'da İslam kavramı Hz. Muhammed'in ümmeti ile sınırlandırılmamıştır. Gerçekte Ehli Kitabın dini de İslam'ın eski bir versiyonundan ibarettir. Hz. Muhammed'e gelen İslam ise tamamlanmış olan son ve eksiksiz versiyondur.

Hz. Yakup vefat etmeden önce çocuklarına "Yalnızca Müslümanlar olmadan ölmeyiniz" diye vasiyet etmiştir. Aynı şekilde Yahudilerin Şalom dedikleri şey de Selam yani İslam'dır. Kudüs'ün Aramca adı da Orşelim'dir. Or Arami/Keldani dilinde şehir/diyar/dar; Orşelim de Darulislam anlamına gelir.

Şimdi müslüman kavramına bakalım. Müslüman İslam olmuş kişidir. Mümin'in zahir olmuş halidir. Yani inanmış ve teslim olmuş kişi... Yine de bir kimse inanmadığı halde, korkudan yada menfaat kaygısı ile teslim olmuş olabilir. Kalplerde olanı ancak Allah bilir. Bu durumda Müslümanlık zahiri bir hal olduğundan münafık olan kişiler de müslüman olarak kabul edilir ve İslam hukukuna göre muamele görürler.

Müslümanlık bir eylem, bir sıfat ve bir isimdir. İslam'ın emrettiği ibadetleri, emir ve yasakları yerine getirmek müslümanlığın eylemidir. Müslümanlık birey için bir sıfattır. Şerî bakımdan bir kimsenin mümin olup olmadığına karar verilemez. Çünkü onun kalbini yarıp bakmak gerekir. Kalplerde ne olduğunu gerçek anlamda yalnızca Allah bilir. Ama bir kimsenin müslüman olup olmadığına bakılabilir. Bu yüzden müminlik bir hâl, müslümanlık ise bir sıfattır.

(İman, Mümin)
Bütün inanç ve dinin temel kavramı budur. Herşey iman üzerinden tanımlanır. İman kalbi bir haldir ve onun somut hali de salih ameldir. Bu yüzden iman etmek, pekçok yerde salih amel ile anılmıştır. Kamil bir şekilde iman eden kişiye mümin denir. Bir kimse iman eylemini yerine getirir, inancına ve ameline şirk karıştırmaz ise ve bunu sürekli bir durum haline dönüştürürse o kimse mümin olur.

Bir kişi mümin olduğu halde müslüman olmayabilir. Yani imanını gizlemiş olabilir. Nitekim Kuranı Kerimde "imanını gizlemiş olan bir mümin"den bahsedilir. Yani bir kimse herhangi bir nedenden dolayı insanların nezdinde inançsız görünebilir. Korkudan imanını gizlemiş olabilir. Yada başka bir nedeni olabilir. Ama o kimsenin Allah katında mümin olması mümkündür. Pek istisnai bir haldir bu.

Mümin Kuran'da şu kavramların karşıtı olarak da anılmıştır: Kafir, müşrik, münafık, fasık ile karşıt anlamda kullanılmıştır.

(Küfür, Kafir)
Küfür imanı reddetmektir. Kefere üstünü örtmek, üstünü kapatmak, onu yok etmeye çalışmak anlamına gelir. Olumlu bir kavram olarak da kefaret, günahların yok edilmesi anlamına gelir. Allah kulların tevbe etmesi durumunda onların günahlarını kefferet eder. Yani yok eder, siler anlamına gelir. Bir kavram olarak da küfür imanı bozan onu yok eden hal ve hareketlerdir. İmanı tümden reddeden, ve dine karşı mücadele etmeyi yol edinen kişilere de kafir denir.

Aynı şekilde bir kimse bir küfür eylemini yerine getirdiğinde kafir olmaz. Ancak o eylemi tekrar eder ve sürekli hale getirirse o zaman o kişiye kafir denir.

İman kamil bir haldir. Bir bütündür. İçinde küfürden herhangi bir karışımı kabul edemez. Eğer imanın içine bir miktar küfür karıştırılsa o zaman "Şirk" meydana gelmiş olur. Demek ki "Şirk" imanın içine küfür karıştırılmasıdır. Bu örneği bir kap süt ile açıklayalım. İman temiz bir kabın içindeki temiz süttür. Küfür ise mutlak necasettir. Yani sidik yada gaita olarak düşünebiliriz. Eğer o necasetten bir parça bir miskal ağırlığında bile olsa sütün içine düşerse o zaman o süt olarak kalmaz, murdar olur. Bu durumda bu üç kavramı; iman (temiz süt), küfür (necaset), şirk de (murdar olmuş süt) olarak tanımlamaktayız.

(Şirk, Müşrik)
İmanın içine küfür karıştırılmasıdır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. Müşrikler inançsız kimseler değildir. Onlar Allah ile beraber başka ilahları da anarlar. Yada başka varlıklara ilahilik payesi verirler.

Belirtmek gerekir ki, Allahın birçok isim ve sıfatı kullarıyla ve diğer varlıklarla paylaşılabilir. Mesela Semi, Basir, Hakim, Rahim, Halim vs. Bu isimlerin kullar için de kullanılmasında bir sakınca yoktur. Allah bu isimlerin başkaları için kullanılmasını yasaklamamıştır. Keza Rububiyet (rablik) sıfatı da şeriksiz (ortaksız) bir sıfat değildir. Ne Kuran'da ne de Hadisi Şeriflerde "Allahtan başka Rab yoktur" diye bir ifade bulamazsınız. Bilakis kölenin efendisi yada öğretmen anlamında da başkaları için Rab kelimesi kullanılmasına izin verilmiştir. Ancak İlah sıfatı ortaksızdır. "Allah'tan başka İlah yoktur" ifadesi çok açıktır ve inancın da temelidir. Bu; paylaşılmayan, ortak kullanımı bulunmayan, yalnızca Allah'a ait olması gereken bir sıfattır.

Allah'tan başka ilah edinenler müşriklerdir.

(Nifak, Münafık)
Nifak bir çukurdur. Arapça'da yolun altından geçen alt geçide de nefak adı verilir. İslam dosdoğru yolda yürümektir; Sıratı Mustakim... Nifak ise dosdoğru yolda yürümeyip çukurlarda tökezlemek anlamından türemiştir.

Bir eylem ve bir sıfat olarak münafıklık İman ile Şirk yada İman ile Küfür arasında gidip gelme halidir. Yani kişi iman üzere olmasına rağmen bazen şirk ve küfür hareketlerini ortaya koymasıdır. Eğer sözkonusu hareketini sürekli hale getirirse o zaman yukarıda da ifade ettiğimiz gibi şirk koşmuş olacaktı. Ama münafık; iman konusunda olmadığı gibi, şirk koşma konusunda da bir kararlılığa sahip değildir. Kişinin bu haline nifak, bu eylemle anılan kişiye de münafık denir.

İslami literatürde münafıklık çok dar anlamda anlaşılmıştır. Yani gizli kafir olarak sanılmış, münafık olan kişinin bilinemeyeceği düşünülmüştür. Aslında bu doğru değildir. Münafıklar, iman konusunda bir tözekleme hali sergeleyen müslümanlardır. Mümin gibi görünürler ve bunu sürdürmeye çalışırlar ama bazen de kararsız bir şekilde şirk eylemlerinde bulunabilirler. Münafığın ortaya koyduğu şirk eylemleri bazen çok belirsiz olabilir. Yani dışarıdan hemen farkedilemeyebilirler. Bu durumdaki bir kimsenin münafık olduğu diğerleri tarafından anlaşılamayabilir. Ancak pek çok kez bir münafık kendini yani şirk halini açıkça belli eder. Apaçık bir küfrünü ortaya koyabilir. Mesela bir kimse müslümanlarla birlikte iken, herkes namaz kılıyor diye namaz kılar. Herkesin oruç tuttuğu bir yerde oruç tutar, ama ikili konuşmalarda ahiretten bahsederken; "kim gitmiş de gelmiş, diriliş diye bir şey yok" diyebilir. Bu kişi müslümanların ibadetlerini yerine getirdiğinden müslümandır, ancak küfrünü tek bir kez bile olsa izhar etmiştir ve hükmen kafir değil münafıktır.

(Ellezine Amenü)
Kelime anlamı İman Edenler'dir. Hz. Muhammed'e iman edenler, yani Hz. Muhammed'in ümmeti kastedilir. Burada kastedilen bireysel iman değil, toplumsal ve siyasal bir gruba işaret vardır o da Hz. Muhammed'in ümmeti yada günümüzde “İslam ümmeti” dediğimiz kitledir.

(Ellezine Hâdu)
Kelime anlamı “Hidayete Eren”lerdir. Hz. Musa'nın bir duasında “İnna Hudna ileyke” (biz senin hidayetine erdik) buyurmuştur. Dolayısıyla “Hud olanlar” “hidayete erenler” anlamında Hz. Musa'nın ümmetine yani İsrailoğullarına, Yahudilere verilen adtır.

(Ellezine Utul Kitap yada Ehli Kitap)
Ellezine Utul Kitap; Kitap verilenler. Ehli Kitap, kitap ehli, kitap halkı...
Bununla en temelde Yahudiler kastedilir. Hristiyanlar da bu bağlamda Yahudilerin bir türevi olarak kabul edilmektedir. Zaten Hristiyanlar, Ahdi Atik kitabı içinde Yahudilere ait olan kitapları kendi kitapları olarak da kabul etmektedirler. Yani kastedilen kitap Tevrattır ve hem Yahudilerce hem de Hristiyanlarca kabul edilen bir kitaptır.

Ehli kitabı Müşriklerden ve Kafirlerden ayıran şey, onların Allaha tapınıyor olmasıdır. Ancak Ehli Kitabın zaten inançlarında pek çok kez şirke düştüklerini görüyoruz, buna rağmen Ehli kitap müşrikler taifesi ile anılamaz. Çünkü her ne kadar kitap ehli içinde şirk koşma varsa da sonuçta onlar Allaha iman etmekte ve Onu anmaktadırlar. Kiliselerde ve havralarda yani onların ibadethanelerinde Allahın adı anılmaktadır. “Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi” (Hacc, 40) Bu yüzden Ehli Kitabın İslam toplumu içinde  kendi hukuklarını icra etmelerine izin verilmiştir.

Burada Ehli Kitabın işlediği şirk bireysel bir şirk olarak kabul edilmekte ve tıpkı islam toplumu içindeki münafıklarda olduğu gibi takibat altına alınmamaktadır.

Kuran'da Ehli Kitaba Sabiiler de dahil edilmiştir. Ancak diğer dinler konusunda belirsizlik vardır. Zerdüştiler, Budistler, Hindular vs. hakkında açık bir hüküm yoktur. O zaman bu içtihadi bir konudur.

Genel olarak İbrahimi dinler ehli kitaptır. Diğerleri teknik olarak ehli kitap değildir. İbrahimi dinlerin ortak kitabı da Tevrattır ve onlar islam toplumu içinde zaten Tevratın (torah) hukuku ile amel ederler. Bu hem Yahudiler hem de Hristiyanlar için geçerli. Ancak adı anılan diğer dinler İbrahimi semavi dinler değil ve doğal olarak da Tevratı da tanımazlar.

Kuranda müslümanlar ve ehli kitaba ortak hitaben “sizin ilahınız bir tek ilahtır” diye buyurur. Bizim de ilahımız onların da ilahı aynı Allah. Bunu diğer dinler için de söyleyebilir miyiz? Hem evet hem de hayır. Bu müşkil bir meseledir. Ben olumlu tarafından yaklaşmak istiyorum. Hristiyanlar ve Yahudiler Arapçada karşılığı olmayan ve müslümanların da bilmedikleri Allahın bir takım isimlerine sahiptirler. Yahova, Adonay, Eli, Elohim, Yeho, Yeşua, Şadday vs. onlarca isim var ki müslümanlar bu isimleri bilmezler.

Peki kadim İskandinav dinlerinin tanrısı Odin, yada eski Mısır tanrısı Aton, yada Hinduizmde ve Budizmde geçen Atman'ın da İbranilerin Adonay'ı ile aynı kişi olmadığını nasıl bileceğiz? Sonuçta bunların hepsi üstün, aşkın, ölümsüz, yaratan ve öldüren bir tanrıdan bahsetmektedirler. Bu durumda kadim bir öğretiye ve aşkın bir tanrıya dayanan tüm dinler Ehli Kitap olarak kabul edilebilirler.

***

İslamda üç tür hukuk vardır. Bunlar üç kesime aittir. Onlar da şöyledir:
- Ellezine Amenü (müslümanlar),
- Ellezine Utul Kitap (kitap ehli),
- Ellezine Keferu (küfür ehli)

Müslümanlara ait hukukta İslam şeriatı geçerlidir. Belirtmek gerekir ki, İslam toplumunda münafıklar da dahil herkes müslümandır ve müslüman hukukuna tabidir. Yani islam hukukunun karşısında herkes eşittir.

Kimse inkar etmesinden dolayı öldürülemez. İslam toplumunda mürteddin öldürülmesi söz konusu değildir. Hz. Peygamber döneminde Medine'de müslümanlar arasında olduğu halde kalbi fitneye düşmüş ve müslümanların münafık olarak kabul ettiği aslında kafir olan bir çok kimse vardı. Bunlardan bazıları küfrünü izhar ediyor hatta aşırıya kaçan bile oluyordu. Ve hiçbir zaman hiçkimse öldürülmedi. Medineli ünlü münafık Ubey bin Selul Hz. Peygamber için ağza alınmayacak kadar hakaret ettiği halde ona karşı bir işlem yapılmadı. Bu olay kişisel olarak bırakıldı.

Burada kişi iman ile nifak arasında gidip gelir. Ancak onun tanımı ve hukuku küfre varmaz. Küfre varması yani gerçek anlamda mürted olması için açık inkarının yanısıra islam toplumunu terketmesi, islam toplumu ve islam düzenine karşı fiilen savaş açmış olması gerekir. Buna örnek de Kab İbnül Eşref'tir. Önce Medine'ye gelip müslüman olmuş, sonra da Medineden ayrılıp küfre dönmüş ve müslümanların aleyhinde Mekkelilerle ittifak kurarak hiyanetini sürdürmüştür. Yani kendi halinde inançsızlığa düşmüş biri değildi. Hem dininden dönmüş, hem İslam toplumunu terketmiş hem de İslama ve müslümanlara savaş açmıştır.

İslam toplumu içinde kişilerin kurumsal bir nifak, küfür, şirk vs. eyleminde bulunması kabul edilemez. Bunun örneği Mescidi Dırardır. Bireysel küfre müsaade edilir buna karşı; davet nasihat ve teşvik yoluyla mücadele edilir. Şiddet kullanılmaz. Ancak küfür kurumsal yaygın ve aleni bir hal aldığında, yani bireysel olmaktan öteye geçtiğinde şiddet yoluyla bastırılır.

İslam devletinde kişiler zorla ibadet ettirilemez. Namazı terkedenler için bazı yerlerde uygulanan had cezası İslam'ın ve Kuran'ın ruhuna uygun değildir. İbadetleri zorla yaptırmak kişileri münafıklaştırır ve toplumu ifsat eder. Buna karşın ibadetler kolaylaştırılmalı, teşvik edilmeli ve gerekirse ödüllendirilmelidir.

Burada bir istisna mevcuttur. İslam toplumunda yaşayan her belde için Namazın ikame edilmesi ve o toplumda zekat verilmesi farzı kifayedir. Tevbe süresi 5 ayette Müşriklerin tevbe edinceye namazı ikame edinceye ve zekat verinceye kadar savaşılması gerektiği belirtilir. Yani müşrik toplum, tevbe edip namazı ikamet edinceye ve zekat verinceye kadar müslüman sayılmayacaktır.

Bir beldede mescit bulunması, ezan okunması, kamet getirilmesi ve cemaat ile namaz kılınması gerekir. Bu, islam toplumu olduğunun delilidir. Eğer toplum bunu tümden terkederse o toplum cezalandırılır.

Kitap ehli islam toplumu ve islam devleti içinde kendi hukukuna tabidir. Müslümanların ve islam devletinin aleyhinde eylemlerde bulunmadıkları sürece İslam'ın güvencesi altındadırlar.

Ellezine keferu ise kafir olan toplumlardır. Onlara eman güvence yoktur.

Paylaş:

29 Aralık 2015 Salı

Tarafgir olanın Şahitliği kabul edilmez.

Şahitlik tarafsız/yansız olmayı gerektirir ve bu yüzden de tarafgir olanın şahitliği kabul edilmez.

Maide suresinde (116. ayet) Hz. İsa'nın (as) sorgulanması ve şahitliği bölümünde enfes bir tablo vardır. 

"(Allah İsa'ya sorar) Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?" dediğinde: "Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen.(116) Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.(117) Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakim olan Sen'sin Sen.(118)" (Maide 116-118)

Hz. İsa burada tamamen yansız durmuştur. Özet olarak diyor ki, "Ey Allahım (haşa) eğer öyle bir şey söylediysem bunu zaten sen bilirsin. Ben onlara sadece doğru ve güzel olanı söyledim. Yine de kafir olmuşlarsa da onlar senin kullarındır. Dilersen onları bağışlarsın, dilersen de azab edersin." Dikkat edin, Hz. İsa kendisi dahi haksız yere suçlanmasına rağmen onlara karşı tamamen yansız tarafsız bir şahitlikte bulunmuştur. Buna cevaben 119. ayet şöyle diyor: "Allah dedi ki: Bu, doğrulara, doğru söylemelerinin yarar sağladığı gündür. Onlar için, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Maide 119)


 

Paylaş:

15 Aralık 2015 Salı

Capablanca hakkında yanlış bilinenler

Kübalı asıllı satranççı Capablanca 1921'de büyük şampiyonu Lasker'i devirerek Dünya 3. Satranç Şampiyonu oldu. 1924'te Lasker'le rövanş maçında ünvanını korudu. Ne var ki 1927'de ünvanını Rus asıllı Alekhine'ye kaptırdı. Capablanca'nın rövanş fırsatını bulamamış olması büyük bir talihsizlik idi. Doğal bir yeteneğe sahipti ve tüm zamanların en iyi şampiyonları arasında kabul edilir.

Bu yazıda Capablanca ile ilgili aslında yanlış olarak bilinen bir kaç hususa dikkat çekmek istiyorum.

***

Bazıları Capablanca'nın 1916 ile 1924 tarihleri arasında hiçbir oyun kaybetmediğini söylüyor ki bu doğru değildir. Örneğin chessgames.com sitesinin veritabanında bu tarihler arasında kaybettiği onlarca oyunun kaydı bulunmaktadır. Ancak Kasparov'un da dediği gibi şampiyonlar arasında en az kaybeden olduğu doğrudur.

***

Capablanca'nın yeterince açılış çalışmadığı bu yüzden Alekhine'ye karşı yenildiğini iddia edenler var. Komik buluyorum.

Alekhine ile yaptıkları 1927'deki şampiyonluk maçında 6 oyun kaybetmiştir. Bu oyunların hiçbirinde açılış hatası yapmamıştır. Bilakis üç tanesini çok güçlü olduğu oyunsonunda kaybetmiştir.

Mesela 7. maçta Capablanca'nın henüz açılışta bariz bir üstünlük yakaladığı ve Alekhine'in bu açılıştaki bu saldırısını püskürtüp aynı tempo ile oyunu kazandığını görüyoruz. Buna karşın Alekhine 11. 32. ve 34. sıralı oyunları, oyunsonu ile almıştır. Hele ki 34. oyundaki oyunsonunda Capablanca çok dikkatsiz ve özensiz oynamış, berabere bitebilecek bir oyunu kaybetmiştir.

Neticede Alekhine o güne kadar Capablanca'dan hiçbir oyun kazanamamıştı. Bu da Capablanca'nın rakibini ciddiye almamasına, küçümsemesine sebep olmuş olmalı. Alekhine iyi çalışmış, bilenmiş, formda ve hazırlıklı idi. Capablanca ise çalışmaya gerek duymamış, idmansız ve hazırlıksız idi ve rakibini küçümsemişti. Maçtan önce Capablanca "Beni yenebilmesi için bir mucize gerekir" demişti. Alekhine ise "Capablanca'dan altı oyunu nasıl alabileceğimi hayal edemiyorum. Ama daha zoru Capablanca benden altı oyunu nasıl alacak" demişti.

***

Alekhine'in Capablanca ile rövanş maçını yapmayı kabul etmediği, korktuğu entrika yaptığı filan... Bunu gerçekten bilemiyoruz. Fakat Dünya şampiyonluğu bu kadar keyfiliğe açık bir uygulama olmasa gerek. Fide öncesi Dünya şampiyonluklarının bir de ekonomik bir kazancı ve yükümlülüğü vardı. Dünya şampiyonu ile karşılaşabilmek için rakibin ortaya, şampiyonun öne sürdüğü miktarda bir para (bahis) koyması gerekiyordu. Bu konuda bir bilgimiz yok detayları bilmiyoruz ama Alekhine bahis miktarını yüksek tutmuş olmalı. Alekhine zengin bir aileden geliyordu. Bu yüzden düşük miktarda bir bahisle oynamazdı. Capablanca ise zengin bir adam değildi. 1929'da sponsor bulduğu ancak Büyük Ekonomik Buhran'ın patlak vermesinden sonra sponsorlarını kaybettiği ve bir daha da bu parayı denkleştiremediği belirtilmektedir.

Ahh bu paranın gözü kör olsun. 🙂

***

Bazısı şöyle demiştir: "Capablanca tek bir hamle sonrasını görürdü o da en iyi hamle idi. Alekhine ise çok ileri düzeyde kombinezonlar, varyantlar görürdü."

Bu da doğru bir analiz değil. Adamın biri Capablanca'ya kaç hamle ötesini görebiliyorsunuz" diye sorunca Capa "Tek bir hamle o da en doğru hamledir." diyerek espiri yapmıştır. Diğer bakımdan Alekhine'in kombinezon bakımından Capablanca'dan daha güçlü olduğunu söylemek mümkün değil. Sadece Alekhine'in oyun tarzının daha saldırgan olduğunu söyleyebiliriz.


Paylaş:

13 Aralık 2015 Pazar

Rus dış politikası İran'ın gazına geliyor


Dikkat ediyor musunuz, İran'ın ABD ve Avrupa ambargolarını kaldırttığı bir dönemde İran'ın müttefiki ve hamisi olan Rusya aynı ABD ve Avrupa'nın ambargosuna takılıyor...

Bunun nedeni dış politikadaki üslup meselesidir. İranın bu tahtada saçtancı çok iyi oynadığı ortada, herkesi çok güzel bir şekilde yönetiyor. İlişkilere kısaca göz atalım:

İran-ABD:

İran'ın ABD ile sorunları derindir. ABD'nin sorunu 1979'da İranlıların bir şeriat devleti kurması değildi. Suud'ta da, Pakistan'da da bir şeriat devleti var. Fakat İran devrimden sonra, ABD ile ilişkilerin iki taraflı ve eşit düzeyde sürdürüleceğinin deklare edilmesi ile film koptu. ABD Şah'ın kendi bankalarındaki paralarını vermeyi reddetti. Buna İranlı Öğrenciler ABD konsolosluğunu işgal ederek karşılık verdi. O gün bugün İran ve ABD ile ilişkiler bozuldu. İran "şer ekseni"ni olan ülkeler listesine dahil edildi. Her türlü ambargoya maruz tutuldu. Irak İran savaşında Irak'a silah satışı yapılırken İran'a silah satışı yasaklandı.

Peki sonra? 11 Eylülden bu yana ABD ile ilişkiler kademeli olarak düzelme yolunda ilerliyor. Taliban'ın egemen olduğu Afganistan'da casusluk yaptıkları gerekçesi ile bazı diplomatlarını idam etmesi ile İran Afganistan ilişkileri savaş haddine kadar gelmişti. Tam da o sırada 11 Eylül hadisesi yaşandı. İran Talibana karşı ABD ile işbirliği yaptı. (O dönemin İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'nin BBC ile yapılmış bir röportajı var, bunu çok açık bir şekilde itiraf ediyor, Türkçe altyazılı Youtube'ta bulup izleyebilirsiniz). Hatemi o röportajda ABD'ye sağladıkları değerli katkıların kısa sürede Taliban'ın yıkılmasına sebep olduğunu bunu Irak için de uyguladıklarını ve sonuç aldıklarını söylüyor.

Ve Arap Baharı... Tam da bu dönemde ABD İran ambargosunu kaldırmayı kabul etti. Neden? Bizim İrancı kardeşlerimizin iddia ettiği gibi eğer ABD Arap baharında Eset ve İran karşıtı ise neden tam da böyle bir karşıtlık döneminde İrana karşı yaptırım yoluna gitmiyor da on yılların ambargosunu kaldırıyor?

Tabi ki böyle bir durum yok.
Tamam, ABD İranı da Eset'i de sevmiyor. Ama İran ABD'nin "kötünün iyisini" seçmesini sağladı. El-Kaide'yi, IŞİD'i ve selefi cihatçıları gösterip, kendisine karşı bugüne kadar hiç savaşmamış olan şii blokunu seçmeye ikna etmiş görünüyor. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi...

Arap dünyası artık eskisi kadar batıya güven vermiyor. Hatırlayınız, ABD'nin kısmen desteklediği Libya devriminde Libya halkı ABD büyükelçisini linç edip sokak ortasında döve döve öldürdü. Körfez ülkeleri son yılların gelişmeler karşısında endişeli ve batı öfkesi ile bilenmiş olan sünni/selefi cihatçıları finanse etmeye meyilli gözüküyor. Ama İran bölgesel çıkarları bu noktada batı dünyası ile uyuşuyor.

İran-Rusya:

1979'daki İran İslam Devriminden sonra özellikle Tudeh partisinin lağvedilmesi ve komünistlerin tasfiye edilmesi Rusya ve İran ilişkilerinin gerilmesine sebep olmuştu. Ancak bu çok uzun sürmedi. ABD ve Batı dünyası ile bozulan ilişkiler, Irak-İran Savaşının patlak vermesi, Rusyanın Afganistanı işgal etmesi, ve Suriye'deki Hafız Eset gibi ortak çıkar ve paydalar neticesinde ilişkiler tekrar düzeldi.

İmam Humeyni'nin Peygamber (as)'ın Mekke'nin fethinden sonra zamanın krallarına islama davet eden mektup gönderişi gibi çağdaş zamanın yöneticilerine mektup göndermesi olayı vardı. Batı ülkeleri Humeyni'nin mektubunu bile açmazken, Rus lideri Gorbaçov devlet töreni ile mektubu açtırıp elçisine okuttu.

Arap baharına gelince Rusya ve İran bir konuda daha ilişkileri güçlendirme ihtiyacı duydu. Eset'i savunma ihtiyacı ortak payda idi. ABD'nin Türkiye'deki İncirlik üssüne benzer şekilde Rusya'nın da Suriye'de üssü bulunmaktaydı. Ancak dikkat ediniz. Resmi düzeyde İran Suriye'de yok iken, Rusya neden bu kadar ön plana girdi. İran resmi olarak Suriye'de savaştığını bir cephe açtığını reddediyor, buna karşılık Suriye'de savaşanların sadece gönüllüler olduğunu söylüyor.

İran eskiden hep ABD'ye kafa tutardı, şimdi ABD'ye kafa tutmayı Rusya üzerinden yapıyor. ABD Rusyaya karşı tüm çılgınlıklarına ve tacizlerine rağmen sertleşmediği halde Rusya her geçen gün ABD'ye karşı sertleşiyor. İki kişi düşünün ki, karşılıklı bir gerilme yok, bir taraf diğer tarafa artan bir ivme ile geriliyor. O zaman gerilen o ikinci kişinin aslında üçüncü bir kişinin dolduruşuna gelmiş olabileceğini pek ala söyleyebiliriz.

Şimdilik bu kadar...😃

Paylaş:

26 Ekim 2015 Pazartesi

Pecunia non olet "Para kokmaz" (Latince deyimi)

Efsaneye göre Roma İmparatoru Vespasian (Suetonius Vespasian, MS 9-79) umumi tuvaletlere vergi koyar. Bunun üzerine oğlu Titus babasına gider ve "çişin vergisi olur mu?" diyerek kararını eleştirir. 

Vespasian oğlunun burnuna bir bozuk para tutar ve kokup kokmadığını sorar. Kokmadığı yanıtını aldıktan sonra da şaşırmış oğluna "Atque e lotio est" (bu çişten yapıldı) der.

Bu olayı özetleyen Pecunia non olet deyişi, kaynağından bağımsız olarak paranın değerini koruduğunu vurgular, bazen de paraya bakarak kaynağının bilinemeyeceğini ima ederek şaibeli kazançlara gönderme yapar.
Paylaş:

21 Ekim 2015 Çarşamba

İktidarın islamcılık üzerinden eleştirisi haksızlık

Hayri Kırbaşoğlu hocafendi (!) Sözcü gazetesinin manşetinden demiş ki; "İslamcıların şartı beşten üçe düştü: Masa, kasa, nisa"

Bunlar yaldızlı sözler, ucuz demogoji... Bir kere, dil ve mantık hatası yapıyor. O zaman sormak lazım diğer ikisi neydi?

İktidar üzerinden İslamcılığa ve İslamcılara çatmak bir klasik dinsizlik hastalığıdır. İktidar sahipleri kendilerini islamcı bile kabul etmezken neden?

İktidar sahipleri islamcılık adı altında eleştirilemez. İktidar sahipleri islamcı olmadıklarını defaatle belirtiyorlar. İslami referans kullanmaları ise, bu da sağcılığın bir gereği. Sağcılık az da olsa din diline yakındır.

Yani bir iktidar partinin başkanı "minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz" demesi ile islamcıdır demek çok saçma bir kriterdir. İslamcılık hiçbir zaman minare, kubbe olmamıştır. Bunlar islam bile değildir. Folklorik değerlerdir. İslam olan namaz, oruç, zekattır.

Bu iktidar (Ak Parti iktidarı) din dilini de hiçbir zaman kullanmamıştır. Namazınızı kılın, zekatınızı verin dediklerini hiç duymadık.

Öte yandan İslamcılık eleştirisi, müslümanlık eleştirisinin güncel bir boyutudur. Tamam islamcılar da müslümanlar da mükemmel değiller. Yaptığınız bir özeleştiri değilse, eleştirdiğiniz kimselerden en azından eleştirdiğiniz konuda daha dürüst olmanız gerekir.

İslam'da çamur atma anlamına gelen "eleştiri" yada günah çıkarma anlamına gelen "öz-eleştiri" yoktur. İslam'da iyiliği desteklemek ve kötülüğe karşı çıkmak anlamına gelen "emri bil maruf ve nehyi anil münker" vardır.

Paylaş:

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ebced kelimeleri etimolojisi

Ebcet etimolojisi (أبجد هوز حطي كلمن سعفص قرشت ثخذ ضظغ). 
Ebcet kelimeleri modern öncesi dönemde Arap alfabesinin söz dizilimi idi.
Peki bu eski, sihirli kelimeler ne anlama geliyor:

Paylaş:

10 Ocak 2015 Cumartesi

Bir Türk öldür ve dinlen!

İsrailli gazeteci Amira Has'ın anlattığı deyimin arkasındaki hikaye şöyledir:

“Acele etme!” anlamına gelen popüler İsrail deyimi “bir Türk öldür ve dinlen”, sadece muğlâk bir politik doğruluğun ifadesi değildir. Aynı zamanda bir Yahudi fıkrasının orta kısmıdır. Fakat sadece orta kısmı. Bu deyimin İsrail'de, özgün Yahudi anekdotunun ruhunu çarpıtan ayrı bir tezahürü vardır.

İşte eski ülkeden Yidce (Alman Yahudicesi) konuşan bir babanın İsrail doğumlu kızına anlattığı hikâye:

"Yahudi bir anne, Çar'ın ordusuna alınan ve 1877'de Türkiye'ye karşı savaşmaya giden oğluna veda etmektedir. Elbette ki oğlunun sıhhati konusunda çok endişelidir. Sırt çantasını hazırlarken ona şöyle der: “Bak, cepheye gittiğinde, bir Türk öldür ve dinlen. Bir Türk öldür ve dinlen.”
“Fakat Anne” diye karşılık verir oğul, “ben dinlenirken, Türk beni öldürürse ne olacak?”
“Ulu Tanrım” der anne dehşete kapılarak, “Türk'ün seninle ne alıp veremediği var?”

Amira Has


Paylaş:

10 Aralık 2014 Çarşamba

Bulut Atlası (Cloud Atlas 2012) filmi hakkında

Bulut Atlası (Cloud Atlas 2012) filmini izledim. 

Filmin yapımcıları Matrix ve V for Vendetta gibi kült filmlerin yapımcıları Wachowski kardeşler imiş. Namıssız herifler filmde eşcinsellik de eklemeselerdi iyi olurdu. 😊

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *