9 Aralık 2024 Pazartesi

Esed'in Baas rejimi neden bir devlet değildi?

Esed'in Suriye Arap Cumhuriyeti neden bir devlet değildi?

Bu sorunun cevabını anlamak için önce devletin ne olduğunu anlamak gerekir. Siyaset biliminde modern anlamdaki "devlet" tanımı üç temel unsuru içerir:

  1. Sınırları belirlenmiş bir vatan
  2. Kültürel ve tarihi bağlarla birbirine kenetlenmiş bir halk
  3. Kanun ve hukuk ile oluşturulmuş egemen bir siyasal teşkilat

Tek kelimelere indirecek olursak: Vatan, millet, egemenlik

Bu üç maddenin hem nicel hem de nitel varlığı, ele alınan teşkilatın bir devlet mi yoksa bir mafya veya çete mi olduğunu gösterir. 

Esed'in devleti 2011 Suriye devriminden bu yana bir çok bakımdan tartışmaya açıktır. Bir kere "halk" unsurunu dışlamıştır. Onun baskıları nedeniyle milyonlarca Suriyeli komşu ülkelere kaçmış, ülkesi ve devleti de halksız kalmıştır. Yine Esed kendi ülkesinde egemenliğini sağlayamamış ve bunun için İran ve Rusya'ya bağımlı hale gelmiştir. Egemenliğini sürdürebilmesi için tek bir ülke dahi yetmiyor, iki ülkenin tam desteğine yaslanır hale gelmiştir. 

Diğer yandan Suriye devlet teşkilatında bir hukuk düzeninden söz etmek de tartışmalıdır. Hukuk düzeninin en önemli ilkesi yargılama konusundadır. Bir mafya çetesinin de kanunları ve yargılaması vardır. Ancak devlet yargılamısını bundan ayıran temel şey yargılamaların askeri veya idari birimler tarafından değil, bağımsız mahkemeler tarafından yürütülmesidir. Bir askeri makam, bir polis teşkilatı yöneticisi veya kaymakam vali gibi idari bir yönetici bir vatandaşı yargılayamaz. Onun yargılamasını ancak bir savcının kovuşturduğu mahkemede mümkün olabilir. 

Halbuki Esed devletinde siyasi mahkumlar mahkemeye çıkarılmazlar. İdari ve askeri birimler onları yargılar ve idama mahkum ederler. Benzer bir durumu da İsrail'de Filistinlilere karşı görüyoruz. Mahkemeye çıkarmadan sırf idari işlem ile bir Filistinliyi yıllarca hapiste tutabiliyor. 

Evet Esed rejimi de İsrail de birer çete rejimidir.




Paylaş:

9 Kasım 2024 Cumartesi

Türk Telekom NetGSM ve Turkcell arasında sıkışıp kalmak

Türk Telekom'da GSM taahhütüm bitince ve önerdikleri kazık tariflerden yeni bir pakete geçmeyince %525 civarında bir zam yaptı. Ben de telefonda zaten çok az konuşuyorum. Mesela bu ay 30 dk konuşmuştum 😅

Neyse.

NetGSM'nin tarifelerini görünce ona geçmeye karar verdim. NetGSM'nin daha önce kurumsal toplu SMS hizmetini kullanmıştım. İyi bir telekomünikasyon firması olduğunu biliyordum. NetGSM Türkiye'nin 4. GSM operatörüdür ve Turkcell ile aynı baz istasyonlarını kullanır. 

4 Kasım'da hat taşıma işlemini başlattım 6 Kasım'da hattım geçmiş olacaktı. Fakat iki gün geçtiği halde bugün de açılmadı. Bugün firmayı aradım. Görüşmenin anonsunda Turkcell'in BTK kararına aykırı olarak 5 Kasım'dan sonraki yeni abonelerin baz istasyonlarına erişimi kapattığını söylüyor ve bunun için mağdur olan vatandaşları Cimer'e şikayet etmeye davet ediyor. Turkcell'in tarifeleri NetGSM'nin en az dört beş katı. Turkcell mütemadiyen milleti kazıkladığı için NetGSM gibi makul bir alternatife tahammül edemiyor. 

Telefonum kapalı olduğu için bu firmaları Cimer'e de şikayet edemiyorum, çünkü Cimer'e giriş için telefon aktivasyonu gerekiyor. Hatta Şikayetvar sitesine mesaj yazarım dedim, onun için de telefon aktivasyonu gerekiyormuş.

Ya Sabır!!!

Not: 17 gün sonra telefonumu başka bir operatöre taşıyarak açtırabildim. Çünkü numara taşıma için de aynı hatta aktivasyon geliyor. NetGSM'den online sipariş ile aldığım 3 sim kartı da çöp oldu.



Paylaş:

28 Ekim 2024 Pazartesi

Ömer Faruk Korkmaz ile Halis Bayancuk’un “Allah nerededir” konulu münazarası hakkında


Ömer Faruk Korkmaz ile Ebu Hanzala olarak tanının Halis Bayancuk Mihenk TV televisyon ekranlarında bir münazara için buluştular. Konu selefilerin ve kelamcıların bakışı ile Allah nerededir sorusunun cevabı idi. Tasavvufçu olarak bilinen Ömer Faruk Korkmaz "Allah göklerdedir" diyen selefilere reddiyede bulununca, selefi olarak bilinen Ebu Hanzala ile aralarında bu münazaraya meydana geldi. Mihenk TV de tasavvuf çizgisine yakın bir çizgide durmasına rağmen programın sunucuları tamamen tarafsız bir moderasyon gerçekleştirdiler. 

Paylaş:

26 Ekim 2024 Cumartesi

Dinlerin kökeni Sümerler mi?

 Deniliyor ki;

Sümer yazıları MÖ 3000-3500 yıllarına kadar tarihleniyor. O zaman  Sümer dini inançları tek tanrılı İbrahim'i dinlere geçmiş. İşte Gılgamış İbrahim'den daha eski. Öyle ise İbrahim'in hikayesi Sümer Dumuzi'den alınmış.

Ancak bu yaklaşım temelde hatalıdır.

Sümer yazılarını içeren kitabeler tarihlendiklerinde şunu görürüz. Sümer yazısı MÖ 3200'den MS 50. yıla kadar kullanılmış. Evet MS 50'ye tarihlenen Sümer kitabeleri de var. Demek ki her Sümer kitabesi çok eski değildir. 

İkinci önemli mesele de şudur. Eski kitabelerin hemen hepsi ticari anlaşmalar ve alışverişle ile ilgili idi. "Şuna şu kadar mal sattım bundan şu kadar mal aldım buna şu kadar borcum var" vs. Yani eski yazıtlar içinde din ve edebiyat konuları yoktur. Antik çağda yazı sadece ticari ilişkiler ve borç ilişkisi için kullanılıyordu. Anadolu'da Kaniş'te ortaya çıkan Asur kitabelerin (MÖ 17 yüzyıl) konusu da aynı şekilde ticari içeriklidir. Aynı durum Kur'an'ı Kerim'de de geçer. Kur'an'ı Kerim'de dini emirlerin ve hatta kutsal sözlerin (ayetlerin) yazılmasına dair hiç bir ifade yokken borcun ve alacak vereceğin muhakkak yazılması gerektiğini emreder. 

Evet tekrar edecek olursak antik çağda dini kutsal metinler ve edebi metinler yazılmaz sözlü olarak aktarılırdı. Fakat borç ve ticaret ilişkileri yazılırdı. Bu Sümer yazıtları için de geçerlidir. 

Gel gelelim üçüncü konuya. 

Sümer yazısı ve dili ile dini ve edebi metinlerin nakşedilmesi II. Asur devleti dönemine denk geliyor. Bu da muhtemelen Tevrat'ın yazılı bir eser olmasından mülhem olarak yapılmıştır. Gılgamış'ı çivi yazısı ve Sümerce ile anlatan Asur kitabeleri MÖ 7. yüzyıla tarihleniyor. Akadlı Büyük Sargon'un (MÖ 23 yüzyıl) ünlü hikayesi 2. Salmanassar (MÖ 8 yüzyıl) döneminde nakşedilmiştir.



Paylaş:

23 Ekim 2024 Çarşamba

Yeni çözüm süreci mi dediniz?

Abdullah Öcalan ile bir çözüm sağlanamaz. Öcalan Çözüm Süreci'nin bittiğinden bu yana 44 aydır neden tecrit altındadır? Çünkü Türkiye süreç içinde Apo'yu kullanamadı. Apo Türkiye'yi kullanmaya başlamıştı. 

Mesela PYD'nin elindeki Kobani IŞİD tarafından işgal edilmeye başladığında Türk devletinin Kobani için harekete geçmesini, aksi takdirde barış sürecinin çökeceğini söylemişti. Ne güzel Türkiye'ye emir veriyor ve "barışı bitiririz" diye de tehdit ve şantaj yapabiliyordu. Bundan sonraki görüşmelerde hem Abdullah Öcalan hem de Salahaddin Demirtaş sürekli el yükselterek baskın olmaya çalıştılar. 2015'te barış bozuldu ve PKK çatışmaları geri geldi.

2015'te PKK'ya bağlı bir gençlik yapılanması bazı illerde özerklik ilan ettiğini açıklamış ve polisin girmesine engel olmak için hendek kazmış ve barikatlar kurmuştu. Bu süreçte hem Öcalan'ın hem de Demirtaş başkanlığındaki HDP'nin rolü çatışmaları tırmandıracak şekilde ilerledi. 

Demirtaş hükümetin çözüm süreci ile ilgili görüşmelerini "AKP'nin kirli pazarlığı" şeklinde tanımlıyor ve Erdoğan'ı hedef alıp "seni asla başkan yapmayacağız" diye kavgacı ve agresif bir siyasetin öncülüğünü yapıyordu. 

Gelinen noktada şurası anlaşılmalıdır ki ne Öcalan ile ne de Demirtaş ile bir çözüm üretilemez. Çözüm süreci ancak agresiflikten ve kavgacılıktan uzak, makul adamlarla gelişebilir. Bu Apo'da da Demirtaş'ta da olmayan bir özelliktir.



Paylaş:

10 Ekim 2024 Perşembe

Arap Baharı Tabutuna Çakılan Son Çivi

Bilindiği gibi Arap baharının beş temel cephesi vardı: 

Tunus: Arap baharı isyanları ilk olarak Tunus'ta başladı. Yasemin devrimi ile halk başarıya ulaştı, diktatör Zeynel Abidin Bin Ali devrildi ve bir halk yönetimi başa geçti. En-Nahda hareketi Tunus'un başat siyasi aktörü haline geldi. Fakat 2021'de Cumhurbaşkanı Kays Said'in bir hukuk darbesi ile karşı devrim başarılı oldu ve tekrar kişi diktatörlüğüne geri dönüldü.

Mısır: 25 Ocak Devrimi 2011'de başarıya ulaştı ve diktatör koltuğunda oturan devlet başkanı Hüsnü Mübarek devrildi. Seçimler yapıldı ve Muhammed Mursi liderliğinde İhvan-ı Müslimin seçimleri kazandı. Ancak 2013'te general Sisi askeri bir darbe ile halk yönetimini devirdi ve yeniden askeri cunta rejimi kuruldu.

Libya: 17 Şubat Devrimi 2011'de diktatör Muammer Kaddafinin devrilmesi ile sonuçlandı. Libya devrimine hem AB ülkeleri hem de ABD aktif destek sağladı. ABD Libyada Kaddafinin devrimcileri bombardıman etmesini önlemek için Kaddafiye karşı uçuşa yasak bölge ilan etti. AB ülkeleri ise devrimcilere hava gücü ile yardım ettiler. Libyada bir halk meclisi ve hükümeti kuruldu. Fakat 11 Eylül 2012 tarihinde Libya halkı Hz. Muhammed karikatürlerinden dolayı yaptıkları protesto gösterilerinde ABD büyükelçisi linç edilerek öldürüldü. Bu olaydan sonra ABD ve AB ülkeleri müslüman Arap halklarına yardım etmeyi ve demokrasi getirmeyi bıraktılar. Böylece Libya Batılı ülkelerin domine ettiği iç savaşta hızla parçalandı.

Suriye: Suriye devrimi geç başladı. Fakat Suriye rejimini diğer ülke rejimlerinden ayıran bir gerçek var. Rejim şiddet sarmalına girince çözülmüyor. Örneğin Mısırda rejim güçlerinin halka karşı şiddet uygulaması bir süre sonra rejimin çözülmesine ve ordunun taraf değiştirmesine sebep oldu. Aynı senaryo Tunusta ve Libyada da oldu. Fakat Suriye'de rejim çözülmüyor. Sadece sivil protestoların sürdüğü ilk 6 ayda 10 bine yakın sivil insan rejim güçlerinin silahlı saldırıları ile öldüğü halde rejimin ve ordunun çözülmesi mümkün görünmüyordu. Bu yüzden muhalefet silahlandı ve iç savaşa döndü. Mayıs 2013'te rejimi ayakta tutmak için Şii grupları devreye girdi. 30 Eylül 2015'te de Rusya Esed lehine müdahil oldu. ABD de bundan 11 gün sonra 10 Ekim 2015'te SDG'yi kurup IŞİD'e operasyon yapmaya başladı. Esed'e karşı değil, onunla savaşan IŞİD'e karşı... Neticede bütün bu yardımları alan Esed devrilmedi ve iç savaş hala devam ediyor.

Yemen: 2011'de Yemen'de 11 Şubat Devrimi 33 yıllık diktatör Abdullah Salih'in devrilmesi ile sonuçlandı. Abdullah Salih solcu/laik ama köken olarak Şii/Zeydi'dir. Onun devrilmesinden sonra bir halk iktidarı kuruldu. 2014'te ise İran destekli Husi grubu ayaklanıp başkent Sanaa'yı ele geçirdi. Husiler şii bir grup olmakla birlikte Zeydiliği terkedip Caferiliğe geçmiş İrancı bir gruptur. 2015'te Suudi Arabistan liderliğinde kurulan bir askeri koalisyon Yemen'e operasyon başlattı ve iç savaş hala devam etse de Husiler iktidarı ellerinde tutmayı başarmıştır.

Bir de Bahreyn var. Bahreyn'deki devrime de İnci devrimi adı verilmiştir. Aslında Bahreyn devrimi Bahreyn'de yaşayan Şii nüfusunun İranın kışkırtması ve ayaklanması ile ortaya çıktı. Suriye devriminin ilk günlerinde İrancılar Bahreyn devrimini Suriye devrimine karşı Şiiliği konsolide etmek için kullandılar. Fakat Suudi Arabistan'ın askeri müdahalesi sonrası Bahreyn devrimi olumsuz sonuçlandı.

***

Genel değerlendirme;

Arap baharı Tunus'ta (Aralık 2010) başlamış olup yine Tunus'ta cumhurbaşkanı Kays Said'in gerici darbesi (Temmuz 2021) ile son buldu. Geçtiğimiz Pazar (6 Eylül 2024) Tunus'ta cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı. Tüm muhalifleri ve rakiplerini tutuklayarak ve hapsederek baskı uygulayan cumhurbaşkanı Kays Said %90+ oy alarak kendi diktatörlüğünü perçinlemiş ve böylece Arap baharının tabutuna son çivi çakılmıştır.

Arap baharı Arap rejimlerin sebep olduğu insan hakları ihlalleri, kötü yönetim, adaletsiz ekonomik dağılım, yaygın yolsuzluk vb. gibi olumsuz şartlara karşı Arap halklarının bir tepkisi olarak meydana geldi. Sosyal medyada organize olan Arap gençler demokratik toplumlarda olduğu gibi insanca yaşamak istiyor. İsyanlar Arap dünyasındaki farklı ülkelere sıçradı. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen'de başarıya ulaştı. Fakat hem yerel diktatörlerin hem de emperyalizmin dokunuşuyla başarıya ulaşmış tüm bu devrimler birer karşı devrim ile bastırıldı. Başarıya ulaşamayanlar da zaten emperyalizmin ve yerel diktatörlerin engellemelerinin sonucu olarak başarıya ulaşamamıştır. Arap devrimlerine kimse sahip çıkmamış, bilakis herkes karşı çıkmıştır. Bölgede Türkiye ve Katar dışında hiç kimse de Arap devrimlerini desteklememiştir. Bunların desteği de malesef iç ve dış baskılar nedeniyle sınırlı olmuştur.

Sizce ABD ve Avrupa ülkeleri Mısır halk devrimini mi destekledi, yoksa Mısır karşı-devrimi olan askeri darbeyi mi? ABD Rabia meydanı devrimini değil, Sisi'yi destekledi. Hala da Sisi'ye her sene finans ve askeri yardımda bulunuyor. Haberleri aratın görürsünüz.

Arap baharına karşı çıkanların başında da Suudi Arabistan geliyor. Suud devrimlerin ters yüz edilmesi için bütün kaynaklarını seferber etti. Suud basını ve aydınları hala Arap baharını karalayan yazılar yazıyorlar. İnanmıyorsanız Al-Awsat Türkçe sitesine bakın. 2011'de Tunus'ta devrilen diktatör Zeynel Abidin bin Ali soluğu Suudi Arabistan'da aldı. Suudi Arabistan Bahreyn'de devrime askeri müdahale ile son verdi. Yemen'e de aynı saikle askeri operasyon yaptı. Libya'da seçilmiş hükümete karşı General Hafter'in yanında yer aldı. Mısır'da darbe yapan general Sisi'yi, Tunus'ta da yayınladığı kararnamelerle anayasal düzeni, anayasa mahkemesini, meclisi ve hükümeti lağveden cumhurbaşkanı Kays Said'i ciddi bir şekilde fonladı. Kays Said'i ABD ve başta Fransa olmak üzere AB ülkeleri de destekliyor. Suudi Arabistan Suriye devriminde de samimiyetsiz davrandı.

İran olayın sadece mezhebi boyutunda kaldı. Sadece Şii devrimleri ve karşı devrimleri destekledi. Hamas hariç şii olmayan hiçbir hareketi desteklemedi. Hamas'ı destekledi çünkü Hamas da Gazze'de İran'a bağlı bir grup olan İslami cihad hareketinin teşkilatlanmasına izin verdi. Yani İran'ın bu sayede Gazze'de bir yatırımı oldu: İslami Cihad. Bunun dışında İran örneğin Tunus'ta en-Nahda'yı ve Mısır'da İhvan-ı Müslimin'i desteklememiştir. Tunus'ta hukuk darbesi yapan Kays Said Reisi'nin ölümünde İran'ı ziyaret etmiş ve iki ülke arasında vize muafiyeti sağlanmıştır. İran bunları İran devrimine sıcak bakan Raşid el-Gannuşi'nin partisi olan en-Nahda iktidarında yapmamıştır.

Bir çok kişi Arap baharının proje olduğunu iddia eder. Aslında proje olan Arap baharındaki devrimlerin gerici karşı devrimlerle bastırılmasıdır.



Paylaş:

29 Eylül 2024 Pazar

Şiiler yaparsa mezhepçilik olmaz (!), Sünniler yaparsa mezhepçilik olur

 90'lı yıllarda Ahmet Ağırakça yönetiminde Değişim Dergisi çıkarılırken benim de küçük bir reklam ajansım vardı. Bir dönem derginin dizgi, mizanpaj ve kapağını yapıyordum. 

Bir gün Ahmet hoca derginin kapağına "Elhamdulillah biz de Sünniyiz" mealinde bir manşet attı. Tabi çok tepki aldı ve mezhepçilik yapmakla suçlandı. Hoca da şöyle savundu kendini: 

"Yahu işte filan Şii/İrancı dergilerin hemen her sayısında Şiilikleri ile övünüyorlar, onlar mezhepçi olmuyorlar da biz kendi mezhebimizi severken niye mezhepçi oluyoruz?" 

İşin nirengi noktası burası.

İrancılık ve hattı imam öğretisinin ünlü ideologlarından Kelim Sıddıki İslam Devriminin Aşamaları isimli kitabında Sünni imamların referanslarını kullanan İhvan düşünürlerini ve Hasan El-Benna'yı "mezhepçiliği aşamamakla" eleştirirken, kitaplarında mezhepçiliğin ve Şiiciliğin mebzul derecede yer aldığı Ali Şeriati, Mutahhari, İmam Humeyni, Hamaney vd. için tek bir laf etmez. Aynı eleştiriler Atasoy Müftüoğlu de geçerli.

Şiiler mezhepçi bir hareket yaparsa bu mezhepçi olarak algılanmıyor ama Sünniler yaparsa bu mezhepçiliktir, tefrikadır, dini bölmedir, falandır filandır. Mesela Şiiler Alevi/Nusayri kökenli Beşşar Esad'ı Sünni halka karşı savundukları zaman bu mezhepçi bir yaklaşım değildi. Dünyanın dört bir yanından Şii milisleri gelip Suriye'de Sünni halkına karşı savaştı. Bu mezhepçilik değildir (!) ama Suriyelilerin İdliplilerin kendilerine ölüm kusan Nasrullah'tan nefret etmeleri mezhepçiliktir (!). 

Şimdi kritik soru şu: Örneğin ABD el-Kaide veya başka bir Sünni örgütün elemanlarını öldürdüğü zaman buna üzülen, "yahu şimdilik mezhep ayrılığını bir kenara bırakalım" diyen bir Şii var mıdır? Mesela Eymen Zevahiri son derece makul bir adamdı. ABD onu füze ile vurup öldürürken arkasından rahmet okuyan bir Şii veya İrancı olmuş mudur?



Paylaş:

28 Eylül 2024 Cumartesi

İsrail'in Nasrallah suikasti

İsrail'in dünkü Beyrut saldırında Nasrullah'ın öldürüldüğü açıklandı. Suriye'de Müslümanlara karşı suç dosyası oldukça kabarıktı, Allah günahlarını affetsin. "Biz destek vermeseydik Esed bir gün yerinde duramazdı" demişti. 

İsrail/ABD Hizbullah'a karşı ciddi bir zafer kazandı. Bu son operasyon ile üst düzey yönetim kadrosundakilerinin tamamını öldürmüş oldu. İran/Şia bunun için İsrail'den intikam almak isteyebilirler ama bir direniş zeminleri yok. İran'ın İsrail'i doğrudan veya dolaylı hedef alması onun hakimiyet alanı kazandığı bölgelerden de çıkarılması ile sonuçlanabilir. Muhtemelen bunun ilk ayağı olarak Hizbullah'ı Lübnan'dan tamamen tasfiye edecekler. Suriye'den ciddi bir direniş beklemiyorum, olsa bile Esed bunun bir parçası olmayacak. 

Bugünkü tablo büyük oranda Nasrullah'ın eseridir. Çünkü 2006 savaşından hemen sonra hedefini İsrail'den Sünnilere çevirmişti. 2007-2008'de ABD karşıtı Sünni grupları hedef aldığı konuşmalarını unutmadım. Hatta onunla ilgili eleştiri yazılarım da internette duruyordur. Daha sonra Suriye devrimi geldi ve Nasrullah gücünün tümünü Sünnilere (kendi deyimi ile tekfircilere) karşı kullandı.

Güney Lübnan'da İsrail'e karşı bir denge oluşturduklarını düşünüyorlardı. Düşük yoğunluklu roket saldırısı, bir iki asker rehine ele geçirip asimetrik rehine takası yapmak mutat hale gelmişti. Böylece tüm gücünü Sünni dünyaya yöneltebildi. Hem Suriye hem Lübnan Hizbullah'ın pençesindeydi. Ancak Sünnilerle savaş daha rafine yöntemleri terk etmelerini ve daha kaba mücadele yöntemlerini benimsemelerine sebep oldu. Bombalamak, top atışına tutmak yeterli. Derin bir istihbarat gerekmiyor. Bütün bu yıllar boyunca İsrail/ABD'ye karşı gardını düşürdü. İçine ne kadar ajan sızdığını Allah bilir. İran da öyle.  Son 10-15 yıldır Suriye'de Sünnilere karşı yürüttüğü savaş açık bir şekilde Hizbullah'ı geriletti. Şimdi İsrail/ABD bunları keklik gibi avlıyor, kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor.

İdlip'de Suriye'de insanlar bu saldırıları kutluyormuş. Ben buna sevinemem. Ama buna sevinenlerin de yeterince haklı gerekçeleri olduğu için onları yargılayamam. Umarım bu, Müslümanlar için bir ders olur diyeceğim ama olmayacağını da biliyorum. Çünkü herkes kaldığı yerden devam edecektir.

Bir kez daha Nasrullah'a ve ölenlere Allahtan rahmet, Lübnan halkına da başsağlığı dilerim.



Paylaş:

27 Eylül 2024 Cuma

Fesli Kadir, Buhari ve cinler, DAEŞ ve ABD/İsrail/İngiltere

Facebook'ta değerli bir arkadaşımız Fesli Kadir (Mısıroğlu) Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiğini söylediği sözünü aktarıyor ve bu da DAEŞ gibi tahrif edilmiş hadislere dayandırılan bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değil mi? diye soruyor. 

Sayfasında yazdığım cevabı bloguma da aktarayım ki belki istifade eden olur. Yukarıdaki sorudan çıkan soruları tek tek ele alacak olursa bu konudaki görüşlerim şöyledir:

1) Fesli Kadir'in Buhari'nin hadisleri cinlere teyit ettirdiği iddiası.

Kadir Mısıroğlu'nun bu iddiasını bilmiyorum ve teyit etmeden yargıda bulunamam. Fakat şurası var ki Fesli abimiz bu tür iddialarda bulunabilir. Aslında bu Fesli Kadir'e özgü bir düşünce biçimi değil. Bizim dünyamızda bu şekilde ifade eden çok insan var. Çünkü bu düşünce biçimi geleneksel İslami metodolojiye dayanmadığı gibi modern İslamcı düşünce metodolojisine de hiçbir şekilde uymaz. Yani bu düşüncenin İslami bakımdan bir değeri yoktur. Cinler görse teyit etse ne olacak ki? Kuran'a göre cinler insanlar gibi mükellef bir topluluktur ve yalan söyleyebilirler. Ayrıca Kuran cinlerin gaybı bilmedikleri halde bunu bildiklerini iddia etmeleri konusunda onları yalanlar. 

Diğer yandan Kadir Mısıroğlu'nun söylediği iddia edilen bu sözde bir hadis durumu da yoktur. Yani kaynağı bu şekilde gelen bir hadis mevcut değildir. Böyle gelen sözler olsa da İslam ve hadis alimlerinin buna itibar etmeleri söz konusu değildir. Buhari'nin hayatını okuyun. Kendisi Türk asıllı büyük bir İslam alimi ve düşünürüdür. Hadisleri aktarma konusunda döneminde varolan yöntemleri sentezleyip kendisi de bunu geliştirerek ciddi bir metodoloji ortaya koymuştur. Buhari hadisleri toplarken cinler gibi metafizik unsurlara değil, sözün hangi zincirden aktarıldığını araştırmış, zincirde geçen tüm kişilerin yaşamlarını incelemiş ve bunları kayda almıştır. 

Sonuç olarak bu söz üzerinden hadisleri ve hadis metodolojisini hedef almak hem doğru değildir hem de haksızlıktır.

2) Fesli Kadir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi?

Fesli Kadir tabi ki bir ABD/İsrail/İngiltere projesi değildir. Bilhassa Osmanlı döneminde onun prototipine uyan birçok insan var. O kadar hurafeci bir kesim var ki, Kadir abi tipik olarak bunlardan biridir sadece. Diğer yandan Kadir'in ABD/İsrail/İngiltere'i kötüleyen birçok ifadesi ve eseri vardır. Ciddi bir Yahudi düşmanıdır. Filistin ve Siyonizm konusunda da birçok doğru tespiti vardır. 

3) DAEŞ bir ABD/İsrail/İngiltere projesi mi? 

İnsanlar hoşlarına gitmeyen kişileri veya örgütleri hemen baş düşmanlarına izafe ederler. "Kadir saçmalıyordur o zaman onu ABD/İsrail/İngiltere projelendirmiştir". Kılıçdaroğlu'na kızanlara göre "o zaten Fetöcüdür". Atatürkü sevmeyenlere göre de "o bir İngiliz ajanıdır". Kemalistlere göre de "Şeyh Sait İngiliz ajanıdır". Çoğu kişiye göre de "DAEŞ'i Kaideyi zaten ABD kurdu". Ee 11 Eylül'ü de ABD yaptı, liste uzar gider...

Ama yok öyle bir şey, bunların hepsi safsata. 

Dünya çok büyük bir pazar ve pazarda envai çeşit güçler ve düzenler var. Herşeyi pazarın iki tröstü arasında paylaşmak tam bir saçmalık. Onlar tanrı değiller ve herşeyi de onlar yaratmıyor. Bazılarını maniple edebilir ve kullanabilir ama onların herkesi ve her kurumu kurguladıklarını düşünmek şirk gibi bir şeydir. Tanrı mı bunlar? Şehri ne kadar mükemmel tasarlarsan tasarla, şehrin altındaki fareleri tasarlayamazsın. Onları öldürebilirsin ama tasarlayamazsın, kimse tasarlayamaz. Burada fare benzetmesinden bir mana çıkarılmasın. Hayır, en küçük aktörlerin bile kendi iradeleri ve hesapları vardır. 

4) DAEŞ hadislere dayanan bir örgüt mü?

El-Kaide DAEŞ veya Taliban ve bunların Suriye'deki Tahrişşam (HTŞ) ve en-Nusra gibi versiyonları ve Afrika'daki birçok türevleri birbirine benzeyen yapılardır. Bunlar Kuran'ı, Sünnet'i (hadisleri), Selefi Salihini ve eski ulema içtihatlarını esas alırlar. Bunlara hadisçi demek de doğru değildir. Kitaplarında ve vaazlarında kullandıkları ayetler daha fazladır. Ama en çok eski ulema yorumlarını kullanırlar.

Keşke hadisçi olsalar

Bakın Hz. Ali Nehrevan'a gelince Haricilerle karşılaşıyor. Onlarla görüşmesi için elçi olarak Abdullah İbn Abbas'ı gönderir ve ona şöyle der: Onlarla tartışırken Kuran değil Hadis referanslarını kullan. Çünkü Kuran daha mücmel beyanlar içerir. Bu yüzden ayetlerin sağa sola bükülmeleri daha kolaydır. Halbuki hadisler zaten Kuran ayetlerini açıklamak içindir. 

5) DAEŞ nasıl kuruldu?

DAEŞ'i ABD/İsrail/İngiltere kurdu demek ciddi bir indirgeme ve basite alma olayıdır. Evet kuruluşunda ABD'nin rolü var. Ama olumsuz yönde. Tıpkı içinden çıktığı El-Kaide gibi DAEŞ de ABD nefretinden doğan bir hareketti. 

Peki DAEŞ nerede, ne zaman ve nasıl kuruldu?

DAEŞ 2013'te ilk olarak Irak'ta ortaya çıktı ve resmi olarak 2014'de kuruldu. Fakat DAEŞ'in kökleri son on yıl içinde Irak'taki ABD işgaline karşı direniş gruplarına dayanıyordu. ABD Irak'ı işgal edince merkezi otorite parçalandı Kürtler ve Şiiler ABD ile işbirliği yaparken Sünni Araplar dışlandı. ABD, Kürtler ve Şiiler Saddam döneminin faturasını Sünni Araplar'a kesiyordu. ABD ve Şii grupların Irak'ın Sünni kesiminde sebep olduğu ihlaller çok fazla idi. Kaçırmalar öldürmeler yargısız infazlar toplu cinayetler, toplu tecavüzler... En azından Ebu Garip hapishanesi skandalını hatırlarsınız. 

Bu yüzden 2003'ten sonra El-Kaide Sünni şehirlerde hızla gelişti. ABD ve Şiilerle sıcak temas buradaki el-Kaide kolunu daha da agresifleştirdi ve El-Kaide'den kopmasına sebep oldu. İlk zamanlar başında Zerkavi adında bir adam vardı ve kameraların önünde kafa kesiyordu. 2006'da ABD tarafından öldürüldü. İşte bu ekip Irak'ta yaşananlardan sonra ve özellikle Arap baharında Suriye'de Sünni kesimin ezilmesi üzerine yükselişe geçti. Yaklaşık bir yıl içinde Irak'ın ve Suriye'nin üçte ikisini ele geçirdi. Fakat ilginçtir hem Irak'ta hem de Suriye'de DAEŞ'ın yükselişi önlenemediği için ABD müdahale etmek zorunda kaldı. Önce DAEŞ'e karşı Irak'ta ABD Kürt ve Şii gruplarından oluşan bir koalisyon kuruldu. ABD mütemadiyen bombalıyor, Şii ve Kürtler de karada savaşıyordu ve bu şekilde DAEŞ Irak'tan çıkarıldı. Sonra ABD bu planı Suriye'de tekrarladı. Çünkü Suriye'de Rusya/Esed/İran/Şii blokuna rağmen çıkarılamıyordu. Yine ABD yoğun bombardımanı ve Kürtlerden kurduğu SDG ile ve diğer taraftan Esed/Rusya/İran/Şii blokunun saldırısı ile Suriye'den tasfiye edilebildi. 

Fakat izlediğimiz haberlere göre DAEŞ Suriye'de yine ortaya çıkmış. Özellikle Gazze saldırısından sonra küresel cihatçılar yeniden güç kazanıyor. 

Şimdi DAEŞ'in başlangıçta beslendiği iki motivasyon vardı. ABD/Batı düşmanlığı. Bu nefret had safhada idi. İntikam olsun diye yakaladıkları batılı turistleri kameraların önünde infaz ediyorlardı. İkinci nefret motivasyonları da Şiilere karşıydı. Ama bu da tek taraflı değil, çünkü Şiilerde de Sünnilere karşı böyle bir nefret vardı ve halen de var. Birinin mezhepçiliği ötekinin mezhepçiliğini besledi. Ancak burada İslami açıdan baktığımızda bir paradoks görürüz. Nefrete dayalı bir cihat olamaz. Çünkü cihat nefreti tatmin etmek veya intikam almak için yapılmaz, adaleti tesis etmek için yapılır. Bu da düşmanın hakkını hukukunu koruyabildiğin oranda sağlanabilir. Dostlara merhamet ve bağışlayıcılık vardır. Adalet ise düşmanın için vardır. Düşmanına karşı adil olamayan bir hareket eninde sonunda çirkinleşir ve zalimleşir. IŞİD'in sonu böyle oldu. Bu nefret dalgası onları sardı. Hatta kendilerinden olanlara da aynısını yapmaya başladılar. Bu söylediklerim kısmen El-Kaide için de geçerli. Fakat el-Kaidenin başında Eymen Zevahiri adında bir adam vardı. Daha makul mutedil bir adam olduğu için Kaide'nin İşidleşmesini nispeten önleyebildi. 


6) Hadis tahrifatını ABD/İsrail/İngiltere mi yapıyor?


Tabi ki hayır. ABD/İsrail/İngiltere Müslümanlığın tahrifatından bile nefret eder :)

Çünkü onlara göre zaten dinin kendisi de tahriftir/muharreftir. Kuranın da çalıntı ve pespaye olduğunu düşünen bir anlayış Kuran'ı hangi tahrifle değiştirmeye çalışacak ki? Ona göre o Kuran zaten en büyük palavradır. Dolayısı ile onlar bizim tahrif dediğim şeyi de bizim doğru dediğimiz şeyden o kadar iyi ayıramazlar. 

Bizim ise bugün daha büyük sorunlarımız var. İçimizde kendini modern sanan cahil bir kesim var ve bunlar dinin kaynaklarını kafalarına göre (Kuran "heva"larına göre diyor) düzenliyorlar: "O hadis rivayet, O sahabe (mesela Ebu Hureyre) yalancı, o alim (mesela Buhari) uydurmuş, o Mevlana sapık, o tefsir hurafe, o görüş atalar dini, o namaz kuranda yok, o başörtüsü uydurma ..."

Ee 1400 yıldır herkes yanlış biliyordu da doğrusunu sana Allah mı indirdi. Bu kesim son derece yobaz bir kesim ve yobazlıkta emin ol Kadir abiye beş çeker :)

Artık şunu anlamamız lazım. Hadis olmadan din olmaz. Bu şuna benziyor. Ben anayasa dışında hiçbir kanunu tanımam denilebilir mi? Bütün kodeksi reddediyor adam. Sadece anayasaya dayanarak tüm kanunlar tüm yönetmelikler reddedilerek bir devlet yönetilebilir mi? Ya bırak kanunu reddetmeyi, yeri geliyor birinci derece mahkemesinin bir içtihadı bile hukuk sistemi için çok değerli hale gelebiliyor. Hakim/mahkeme de kimmiş, ben anayasada yazmayan bir şeyi tanımam diyen birine ne dersin? 

Onun için aklı başında bir kişi bu topa hiç girmemesi lazım. Bakın hadislerde çok büyük hikmetler var. Cevher değerinde binlerce hadis var ve inanılmaz hikmetler barındırıyor. Lütfen güzel bir hadis kitabı bulup okuyun. Mesela İz Yayıncılıktan çıkan 3 ciltlik Rüdani 14 hadis kitabından derlenmiş güzel bir çalışmadır.



Paylaş:

24 Eylül 2024 Salı

Esed "genel af" (!) ilan etmiş

Esed 2024'ten önce işlenen suçlar için yeni bir genel af çıkarmış. Aftan faydalanmak için yurtiçinde olanların 3, yurtdışında olanların da 4 ay içinde teslim olması gerekir. 

Tabi ki bu af şu anda Esed hapishanelerinde olanları kapsamıyor. Mademki af çıkarmak istiyor önce hapishanede tuttuğun insanlara bu affı uygulaması gerekmiyor mu?

Esed 2011'den 2023'e kadar 22 kez "af kararnamesi" yayınladı. Tüm bu "genel af" kararları boyunca daha önce keyfi olarak tutuklanmış 7351 kişiyi serbest bıraktı. Bu oran Suriye rejiminin 13 yıl boyunca toplam tutuklu ve kayıp sayısının %5'inin altındadır.

Esed rejiminin hapishanelerinde hala 135,253 tutuklu kişi bulunmaktadır. Ayrıca rejimin keyfi gözaltı ve zorla kaybetme operasyonlarına ara vermediği de unutulmamalıdır. 

Esed'in çıkardığı bu sayısız "genel aflar"dan, rejimin hapishanelerinde bulunan 3,696 çocuk tutuklu ve yüzbinlerce siyasi tutuklu da yararlanamadı.

Kaynak: Veriler "10'lar Medya"dan alındı



Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *