17 Nisan 2024 Çarşamba

İnsanın yaşam süresi neden artıyor


İnsanın ortalama yaşam süresi arttı. Son kırk yıl içinde ortalama yaşam süresi 20 yıldan fazla arttı. Bundan sonraki 40-50 yıl içinde de ortalama yaşam süresinin 100'ü bulacağını düşünüyorum.

Şimdiki artışın sebebi temiz suya erişim, temiz ve hijyen gıda, daha iyi ve daha düzenli beslenme, daha iyi ısınma, daha iyi giyinme ve daha konforlu bir yaşam sürme. Bunda geçmiş dönemlere oranla savaşların azalmasının de etkisi var. Yine küresel ısınma ile mücadele, pestisitlerin (tarımda kullanılan kimyasal böcek ilaçları) kullanımının sınırlandırılması vb. nedenler var. Genel sağlık hizmetinin yaygınlaşması da çok önemli bir faktördür. Herşeyden önce insanların refah düzeyi arttı. Kötü koşullarda yaşayan insanlar bir an önce ölmek ister, iyi koşullarda yaşayan insanlar biraz daha yaşamak ister. Dedem vefat ettiğinde 96 yaşındaydı ama emekli maaşı olsaydı herhalde 100'ü rahat geçerdi 😃

Bundan sonra büyük ve yıkıcı bir savaş filan olmazsa önümüzdeki 50 sene içinde insanlar daha da eğitimli ve bilinçli olacak. Yürüyüş, spor, egzersiz bilinci daha da yaygınlaşacak. Küresel ısınma ve çevre koruma bilinci artacak. Fosil yakıtları azalacak ve yenilenebilir enerji kullanım oranı artacak. Böylece daha temiz bir hava soluyabilecek. Genel sağlık hizmetleri de şimdikinden daha iyi hale gelecek. Yapay zekanın ilerlemesi ve kullanım alanlarının genişlemesi insanların yaşam kalitesini olumlu yönde etkileyecek.

Netice itibarıyla şu anda ortalama yaşam süresi 80 cıvarında. Bunun 90 ve 100'e çıkacağını bekliyorum.

Sizin görüşünüz nedir? Yorumlara yazabilirsiniz

Paylaş:

7 Nisan 2024 Pazar

Neden ekonomide Alman Japon Çin mucizesi olur da Türk mucizesi olmaz


Ekonomik olarak bir Alman, Japon veya Çin mucizesinden bahsedilebilir. Peki neden bu ülkeler ekonomik mucizeler gerçekleştiriyorlar?

Bizim yerel Arapça'da cimriler için argo bir deyim var: "Yıneşşıf harahu u yekılu" (pohunu kurutup yiyor). 😆 Yani sinekten yağ çıkaran aşırı tasarrufçular için kullanılır. Bu milletler de böyle bir kültüre sahipler işte. Ee bu kültür hem halka hem de devlete etki eder. Böylece insanlar, toplumlar ve devletler kazandıklarından daha az harcadıkları için zenginleşirler.

Peki biz Türkler ve Ortadoğu'nun milletleri böyle miyizdir? Biz para olunca da harcamayı ve şatafatı severiz. Onun için zenginleşme eğilimi gösteren bizim bütçelerimiz değil, tüketim alışkanlıklarımızdır. Bizim gibilere de yine yerel Arapçamızda "cıb maksor" (kırık kuyu) denir. Kuyu yalıtılmadığı için su tutmaz.

Türkiye'nin cumhuriyetten bu yana finansal rakamlarına baktığımızda şunu görürüz. Büyüme var, ama bu büyüme yatırımlara değil, tüketim harcamalarına gidiyor. Kamu harcamaları her zaman daha çok büyüyor. Paramız olunca saraylar yapmaya başlıyoruz. Osmanlı'dan beri değişmeyen bir alışkanlığımızdır. Osmanlı dış borç olarak aldığı parayla bile saray yapmıştır.

Geçenlerde Osmanlı iktisat tarihi ile igili bir tabloda gördüm. Yükselme döneminde ve imparatorluk döneminde de devletin harcama bütçesi gelir bütçesinden fazla görünüyor. Bu bizde kalıtsal bir durum. Muhtemelen tarih öncesinden beridir böyleyiz.

Yapmamız gereken tek şey, "ayağını yorganına göre uzatmak" ve kazandığımızdan daha az harcamaktır. Bu saatten sonra böyle bir bilinç ve kültür oluşturabilir miyiz ondan da emin değilim.

Paylaş:

2 Nisan 2024 Salı

Budizm Tasavvuf ve Islam'a göre Rabıta

Cüppeli rabıta'nın müteveffa büyük şeyh Mahmut Efendi'ye yapılması konusunda ısrarını sürdürdüğü videoların birinde şöyle diyor: "Bunlar kendilerini Hasan Efendi sonrasına hazırlıyorlar. Peki ondan sonra kime yapılacak rabıta size mi? Milletin karısının kızının düşüne siz mi gireceksiniz?"

Aynen böyle bir ifade kullandı. Bu kendi değerlerine karşı çok inançsızca bir laftı bence. Evet ama aynı şey Mahmut Efendi için de geçerli değil mi? Mahmut Efendi milletin karısının kızının düşüne girebilir ama Hasan Efendi veya Ahmet Efendi giremez. Neden? Mahmut Efendi beşer değil mi? Yoksa beşer üstü mü?

***

Rabıta'nın Budizm'den geldiği söyleniyor. Açıkçası bu iyi bir araştırmayı gerektiriyor ve bu konuda popüler bilgilere dayanarak bir yargıda bulunamam. Fakat Budizmdeki meditasyon ve bizim tarikatlardaki rabıta arasında bazı karşılaştırmalar yapabilirim.

Rabıta kişinin kendi zihninde canlandırdığı kusursuz bir kişi ile hayal dünyasında bağ kurması ve onu kendi hayal ve imge dünyasında canlandırmasıdır. Sofiler genellikle kendilerini cennet ile cehennemin arasında mahşerde tasavvur ederler. Kandil gibi parlayan yüzü ile şeyh hazretleri gelir ve sizin elinizden tutarak sizi cehennemden kurtarır, size manevi gücünden feyiz aktarır. Hergün böyle bir senaryoyu zihninizde canlandırıyorsunuz.

Rabıta ve imajinasyon (zihinde canlandırma) ruhsal gücü arttırmak için önemli ve güçlü bir yöntemdir. Şimdi bizdeki rabıta malesef sofinin manevi ilerleyişini temin etmek için değil, müridin şeyhe mutlak, kesin ve sürekli bağlılığını temin etmek için uygulanıyor. Dolayısı ile müridin gelişip tıpkı şeyhi gibi bir insan-ı kamil olması beklenemez. İşte bu da şirke yakın bir durumdur. Çünkü şeyh senin cinsinden bir beşer değil, mutlak ve erişilemez biridir ve senin de ona mutlak ve kayıtsız bir şekilde bağlılık ve itaat göstermen gerekir. Halbuki mutlak bağlılık ve itaat yalnızca Allah'a ve peygamberlerine gösterilebilir, hiçbir alime hiçbir mürşide mutlak itaat gösterilemez. Hiç kimseye böyle bir paye verilmemiştir.

Budizm'de ise meditasyon daha çok içsel sessizlik olarak yapılıyor. Genellikle zihinde bir canlandırma yapılmaz. Fakat imajinasyon yapıldığı durumlar da var. Bu durumlarda da Lotus çiçeğinin üzerinde oturan Buda veya diğer budist ikonalar hayal edilerek zihinde canlandırılır.

Fakat Budizm'deki imajinasyon İslam'a daha uygundur. Çünkü orada hiçbir insanı, hiçbir beşeri kendinin üzerine çıkarmıyorsun. Hatta Budizm'de şöyle bir söz vardır: "Eğer yolda Buda'yı görürsen onu öldür." Evet çok manidar bir sözdür. Seyr-i sülukta Buda'ya erişirsen onu öldür, çünkü o artık bir nesnedir. Hadi söyleyin bakalım sevgili sofiler, İslam'ın ruhuna uygun olan bu değil mi?

Bir zaman Gurdjiyeff'in bir kitabında okumuştum ama şu an hangi kitaptı hatırlamıyorum. Gurdjiyeff "zihninizde kendi kemale ermiş halinizi tasavvur ediniz" diyordu. İşte rabıta için bu zihinsel canlandırma çok daha iyi. Allah'ın sizi yaratmış olduğu kalıbınız içinde olabilecek en iyi, en doğru, en akıllı, en cesur, en adil, en merhabetli, en takvalı ve en mükemmel halinizi... Zihninizdeki bu en iyi halinizi sürekli daha iyi hale getirip onunla bağ kurarsınız.

Yapacaksanız böyle bir rabıta yapın!



Paylaş:

22 Kasım 2023 Çarşamba

Fatih Altaylı! İsrail Ahmet Yasin'i mi bırakmış?

Fatih Altaylı "Milyon dolarlık soru: Hamas’ın kurucusunu İsrail niye serbest bıraktı?" başlıklı bir yazı yazmış. Yazıda "acaba Hamas’ın kurucusu Şeyh A. Yasin’in İsrail tarafından yakalanıp, ömür boyu hapse mahkum edildikten kısa bir süre sonra aniden ve niye olduğu belirsiz şekilde serbest bırakılıp önce Ürdün’e, oradan Gazze’ye gitmesi sadece bana mı ilginç gelir!" dedi.

Sadece bu yazısı bile Fatih Altaylı'nın bir "gazeteci" olmadığını ve ne kadar cahil olduğunu gösterir. İnsan biraz araştırır, Google'a, Vikipedia'ya, Ekşi Sözlüğe filan bakar. Fatih Altaylı'nın ne kadar ezbere ve atmasyon yazdığının çok çarpıcı bir örneğidir bu.

Peki gerçek nedir?

Hamas'ın kuruluşuna fiziken değil manevi olarak önderlik eden Ahmet Yasin vücudu, boyundan aşağısı felç durumunda olan kötürüm birisiydi ve tekerlekli sandalyeye bağlıydı, ne elleri ne ayakları tutuyordu. Hamas'ın 1987'de kuruluşundan iki yıl sonra 1989'da İsrail Gazze'de bir çok Filistinli ile birlikte Ahmet Yasin'i de tutuklamıştı. Vücudunun felçli olmasına rağmen işkence gördü ve son derece kötü koşullar altında tutuldu. En temel ihtiyaçları için fiziksel yardıma bağımlı olan şeyh Yasin'i 8 yıl boyunca insanlık dışı şartlarda hapiste tuttular.

1997 senesinde ise İsrail ajanları Ürdün'de ikamet eden Hamas'ın siyasi büro başkanı Halit Meşal'e bir zehirli iğne ile suikast düzenledi. Ancak Ürdün polisi olay anında iki İsrail ajanını tutuklamayı başardı. Ürdün devleti Halit Meşal'e yapılan zehire karşı panzehirinin verilmemesi ve Meşal'in ölmesi durumunda ajanların idam edileceğini açıkladı. İki ajanını kaybetmek istemeyen İsrail panzehiri hemen verdi ve Halit Meşal'in hayatı kurtarıldı. İki ay sonra yapılan pazarlıkta da hapisteki durumu kötüleşen Ahmet Yasin'e karşı o iki ajan takas edildi. Yani 1989'da tutuklandı ve 8 yıl sonra 1997'de nasılsa öleceği düşünülerek iki İsrail ajanı ile takas edildi.

Demek ki Fatih Altaylı'nın dediği gibi öyle hemen bırakılmamış. Hele keyfi veya Altaylı'nın ima ettiği gibi gizemli bir neden için hiç bırakılmamış. İsrail'in önemsediği iki ajanı karşılığında takas edilmiş.

Fakat İsrail Ahmet Yasin'i takip etmeyi durdurmadı. 2003'te kendisine bir suikast düzenledi fakat hafif yaralarla atlattı. 2004'te de bir İsrail casusunun yerini tespit etmesi ile tekerlekli sandalyeye bağlı bedeni kötürüm bir adam olan Ahmet Yasin füze ile vurularak şehit edildi.

Fatih Altaylı hakkaten bu adam hakkında konuşurken utanmalısın.

Bu kadar aptallık, bilgisizlik, ve önyargı eğitimle de olmuyordur.




Paylaş:

22 Ekim 2023 Pazar

Tarihin sonu ve hatemiyet

Fukuyama'nın Tarihin Sonu isimli kitabında tarihin sonu kavramını şöyle açıklıyor: Liberal demokrasi tarihte ulaşılabilecek son sistemdir, dolayısı ile insanlık düşüncesi ve uygarlık tarihi tekamülünü tamamlamıştır. Daha ilerisi yoktur.

Gel gelelim bu düşünce dinlerde ve bilhassa Müslümanlarda zaten en başından beri mevcuttu. Kur'an'ın son kitap olması, peygamberliğin de hatemiyet ile sona ermiş olması Müslümanlardaki "sürekli tekamül bilincini" yok ederek tarihin sonunu getirmiştir. 

Halbuki kitap ve vahiy sona ermiş olsa da kitabın hayat üzerindeki güncel projeksiyonu olarak hikmet sürekli ilerleme kaydeder. Öyle olmasaydı Peygamber "hikmet de tamamlanmıştır" derdi. "Hikmet müminin yitik malıdır onu nerede bulsa alır" demezdi.



Paylaş:

3 Ekim 2023 Salı

İslami bir ülkede "anayasa" neden gerekli?

 Soru: İngilizlerde anayasa yok, onun yerine başka belgeler ve yazılı teammüller var. Ee bizde de örf var, töre var, ananelerimiz var, İslam kültürümüz var, vahiy var, Kuran var. Bir anayasaya ne gerek var?

Cevap: Öncelikle anayasanın ne olduğunu anlamak gerekir. Anayasanın iki önemli işlevi var. Birincisi devletin rejimini ve kurumsal işleyişini belirlemek. Aslında burada kurumların ve devletin sınırlarını çiziyor. İkincisi de yine buna bağlı olarak devletin ve iktidarın gücünü birey ve topluma karşı sınırlandırmak. Bizim anayasanın 75 maddesi devlete karşı bireyin haklarını korumak üzerinedir. 

İngiltere'de anayasa yok deniyor ama İngiltere'de kralın egemenliğini sınırlandıran kapı gibi Magna Carta, Habeas Corpus, Haklar Bildirgesi vd tarihsel belgeler var. İngiliz anayasal teamülleri parlamento egemenliğine ve yargı bağımsızlığına dayanır. İngiltere'de parlamenter hükümetin yürütme üzerinde neredeyse sınırsız bir yetkisi var. Fakat tarihsel teamüllere asla dokunamaz. Örneğin hiçbir hükümet parlamenter sistemi değiştiremez. Bizde 400 milletvekilini bulan rejimi değiştirir. 

İngiltere'de yargı bağımsızlığı o kadar güçlü bir tarihsel teamüle sahiptir ki vakti zamanında en muktedir kralları yargılayan yargıçlar vardı. Henüz 16. yüzyılda Edward Coke adında bir İngiliz başyargıcı kralın yayınladığı fermanı "hukuka aykırı" diyerek iptal etmişti. İngiliz anayasası yerine geçen İngiliz teamülü budur. 

Bizim padişahların gücünü sınırlayacak nasıl bir töremiz ananemiz örfümüz var? İslam tarihi şahittir ki İslam Kuran vahiy de sınırlamıyor.

Bizim tarihimizde "Allah'ın gölgesi" olan arkadaşın yetkilerini ilk sınırlayan Sened-i İttifak belgesi idi. O da sadece Ayanlara (ileri gelenlere) padişahın keyfi olarak siyaset edemeyeceği yani onları keyfine göre öldüremeyeceğini bildiren bir belge idi. II. Mahmut da onu yırtıp çöpe attı. Sonra Batı'nın zorlaması ile Tanzimat fermanı geldi. Tanzimat fermanında "hangi dinden olursa olsun kişilerin can ve mal güvenliği hakkı verildi hiç kimsenin siyaseten infaz ve mallarının müsadere edilmeyeceği" açıklandı. Osmanlıda o güne kadar bunlar yapılıyordu ve bunu engelleyen hiçbir anane örf töre kitap vahiy filan da yoktu. 

Onun için güçlü bir anayasa mutlaka olması gereken bir belgedir. İslami ülkelerde bu anayasanın oluşturulması elbette Kuran vahiy kültürel miras vs. göre yapılır. Fakat bunlar var diye anayasayı inkar etmek her tür iktidar keyfiliğine davetiye çıkarmak demektir.



Paylaş:

30 Ağustos 2023 Çarşamba

İngilizler İstanbul'dan neden çekilmiş?

 İhsan Süreyya Sırma hocamızın bir videosunu izledim: 

"İstanbul kurtulmadı, İngilizler elini kolunu sallaya sallaya gitti. Onlar gittiler ama dediler ki: Ezanı kaldıracaksınız, harfleri değiştireceksiniz, takvimi değiştireceksiniz. Yani bizim emrimize gireceksiniz."

İhsan Süreyya hocam bir tarih profesörü... 🤔

Peki İngilizler gerçekten neden gittiler?

İngilizler İstanbulu 3-4 bin asker ile işgal etti. Aslında işgal etmedi idari olarak teslim aldı. Tabi ki bu sayı donanma ile de destekleniyordu. Fakat sayı İstanbul'u işgal etmek için yeterli bir sayı değil. Sadece Büyük Taarruz savaşında Yunan ordu mevcudu 195 bin iken Türk ordu mevcudu 198 bin idi. Yunanistan Anadolu'ya 200 binden fazla asker soktuğu halde tutunamamışken İngiltere 4 bin kişilik askeri ile İstanbul'u elinde nasıl tutacaktı?

Yunanlılar da çekildikten sonra Ankara hükümeti savaşı İstanbul'a kaydırırsa, İngilizlerin bu kadar askerle direnebilmesi olası görünmüyor. O zaman İngiltere yeniden askerini ve donanmasını sevk etmesi ve Türklerle hem de kendi ana yurtlarında yeniden savaşması gerekirdi. Türklerle İstanbul'da ve Anadolu'da savaşmak da Yemen'de veya Sina Çölü'nde savaşmaya benzemeyecekti. 

Diğer yandan İngiltere'nin de kendi iç sorunları vardı. 1. Dünya savaşında çok yıpranmıştı, hem İngiltere'de hem de domainyonlarda sorunlar yaşıyordu. Sertlik yanlısı hükümetin koalisyon ortağı da Türklerle yeni bir savaş istemiyoruz diyerek çekilmiş ve hükümet de düşmüştü. O şartlarda İngilizlerin İstanbul'u elinde tutması mümkün değildi.

Esasen belirleyici olan Yunanlıların yenilmesiydi. Çünkü Yunanistan 1. Dünya savaşına katılmamış ve gücü taze bir devletti. Yunanlılar 200 binden fazla askerini Anadolu'ya sokmuştu. Buna rağmen tutunamadı. İngiltere'nin tümünde bu kadar asker yoktu.

Yani durum rakamlar ve matematik ortada. Bunda bir hile yok. Zaten İngilizlerin İstanbul'dan çekilmesi ve Lozan'daki rahatsızlıkları nedeniyle Türkiye ile İngiltere diplomatik ilişkileri kopmuş ve 1926'ya kadar da ilişkiler kesilmiştir. 

Ezanın Türkçeye çevirilmesi daha ziyade Türkçü bir refleksle olmuştur. Yoksa İngilizler işgal ettikleri ülkelerde ezanı İngilizce yapmadılar mesela 😃

Latin alfabesi ve takvim değişikliği ve diğer batıcı uygulamalar da Osmanlı'da 3. Selim'den beri yapılmak istenen modernizasyonun devamıydı. Yani İngilizlerle bir alakası yok.

Tamam Kemalizm'in bu uygulamalarını eleştirelim ama tarihi de ideolojileştirmek ve uyduruk tarih yaratmak, kurmaca resmi tarihten daha da kötüdür.



Paylaş:

26 Ağustos 2023 Cumartesi

Deja Vu ve Jamais Vu


Bu iki kavram da Fransızca'dır. Deja vu çok bilinen bir kelime olduğu halde Jamais vu az bilinir. Anlam olarak birbirinin zıddıdır.

Deja vu, ilk karşılaşılan bir şeyin ve yaşanan bir olayın daha önce de karşılaşıldığına ve yaşandığına dair oluşan bir histir. Jamais vu ise bunun tam tersine zihinsel bir kopuş yaşayarak yaşanan bir olayın yaşanmamış gibi hissedilmesi, yaşamdaki sürekliliğin kesilmesidir. Örneğin bir yolda yürüyorsunuz sonra aniden nerede olduğunuzu ne yaptığınızı unutuyorsunuz. Hissedilen o duyguya jamais vu denir.

Bunlarla ilgili en iyi örnekleri Matrix ve Memento filmlerinde görebiliriz. Deja vu isminde Denzel Washington'un oynadığı ünlü bir film olsa da aslında o filmde yaşanan olay hissetmekten öte bir durum olup zamanı geri çevirmeye odaklanan bir filmdir. Kelebek Etkisi filmi de böyledir.

Matrix'te Deja vu kavramı da doğrudan kullanılır. Neo bir binanın girişinde bir kedi gördüğünde deja vu yaşar. Bunun Matrix'te kurmaca gerçekliğin yeniden düzenlenmesi anlamına geldiği söylenir. Fakat Neo film boyunca sık sık deja vu yaşar. Örneğin Trinity ile ilk karşılaştığında onu önceden tanıyormuş hissine kapılır. Yine kahinle ilk karşılaşmasında sorduğu soruların aslına cevabını bilmekle bu hisse kapılır. Ajan Smith ile metro durağında yüzleştiğinde de bu duyguyu yaşar.

Matrix'de Jamais vu bir kaç kez yaşanır. En yoğun yaşandığı an Morpheus'un Neo'ya similasyon programında yaşamın gerçekliğini çıplak ve korkutucı haliyle gösterdiğinde Neo'nun kriz geçirdiği andır. Neo yaşanan gerçekliği derin bir şeklide yadsır.

Yine simülasyon programında iken kırmızılı kadını takip ederken ajanlara yakalanan Neo kısa bir anlığına da olsa Jamais vu yaşar. Jamais vu'nun yaşandığı bir diğer sahne ise Matrix'te bir binanın içinde Matrix ajanlarının tuzapına düştükleri anda Neo'nun yaşadığı gerçeklik algısının kaymasıdır. Bu ani şok içinde Neo bir an tepkisiz yakalanır. Neo binanın girişinde Dejavu yaşarken saldırıya uğradıklarında bu kez Jamais vu yaşar.

Memento filminde kahramanımız Leonard karısının tecavüze uğrayıp öldürülmesi ve kendisinin de bir hafıza kaybıyla sonuçlanan bir saldırıya uğrar. Tek hedefi suçluları bulup intikam almaktır fakat saldırdan önceki anıları hatırladığı halde o tarihten sonraki hiçbir bilgi hafızasında kalmaz.

Edindiği bilgiler ertesi gün silinir. Leonard bilgileri hatırlamak için kartlarda notlar alır fotograları kullanır ve daha önemli bilgileri ise vücuduna dövme yaptırır.

Leonard doğru bilgiye ulaşmaya çalışırken yaşadığı hafıza kaybı ile derin gerçeklik bunalımları yaşar. Olmamış şeyler olmuş gibi (deja vu) olmuş şeyleri de hiç olmamış gibi (jamais vu) algılamak sıkça başına gelir. Bu anlamda hem deja vu hem de jamais vu teması sık görülür.

Paylaş:

21 Ağustos 2023 Pazartesi

Ölülere Yasin süresi okunur mu?

Evet okunur. Hatta ölünün ardından okumaya en uygun süredir de denilebilir.

Yasin süresinde bilhassa "diri olanları uyarman için" ifadesi geçtiği halde bunun ölülere okunması bir ironi gibi duruyor. Gerçekten de öyle mi? Gelin birlikte inceleyelim.

Bilindiği gibi "ölülerinize Yasin okuyunuz" şeklinde geçen bir hadis vardır. Bu hadisin sahihliğini tartışacak derecede bir rivayet uzmanı değilim. Ancak ben bunun Kuran'la çelişmediğini düşünüyorum.

Öncelikle hadiste ifade edilen ölülerinize (mevtakum) ile kastedilenin "ölmekte olan kişilere" olduğu da söylenmektedir. Yani aslında ölmekte olan kişiye okunur. Tabi bu bir yorum. Ölünün arkasından da okunmayacağı anlamına gelmez.

Şimdi Yasin süresinde geçen "yaşayanları uyarman için" (Yasin 70) ifadesine bakalım. Buna benzer başka ayetler de var. Aşağıda onlardan bir kaç örnek veriyorum. Fakat tüm bu ayetlere dikkatle bakıldığında fiziksel ölüden ziyade ruhen ölü olanları kastettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Yasin süresindeki ayetin tamamı şöyledir: "(Kuran) diri olanları uyarman ve kafirlere azap hak olsun diye indirdik" (Yasin 70) Bu ayette ölüler kafirler; diriler ise Kuran'ın mesajına kulağını aklını ve kalbini açan kişilerdir. Nitekim Yasin süresi 10. ayette de kafirlerden bahisle "Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar" demektedir. Devamı olan 11. ayette ise "inne ma tunziru menittebaaz zikra ve haşiyer rahmane bil gaybi" (Sen ancak zikre tabi olan ve gaybda iken de Rahman'dan korkan kişileri uyarabilirsin) diyor. Aslında 11. ayet ile 70. ayet aynı şeyi ifade ediyor. Yaşayanlar derken kastettiği bunlardı.

Buna benzer başka ayetler olduğunu söylemiştim. Aşağıdaki ayetlere bakın, bu ayetlerde aslında ölü olmayı mecaz anlamında kullanıldığı anlaşılıyor.

  • "Diri olanlarla ölüler de bir değildir. Gerçekten Allah, dilediğine işittirir; sen ise kabirlerde olanlara işittirecek değilsin." (Fatır 22). Hz. Muhammed'in kabirde olanlara gidip din anlattığına dair bir haber bulunmamaktadır. Halbuki kafirlerin kalpleri mezardır. Onlar yaşayan ölülerdir. Hidayete ermeleri ve doğru yolu bulmaları mümkün değildir.
  • "Yer yüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları olsun? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir." (Hac 46) Bu ayet de körlüğün gözle alakalı olmadığını asıl kalplerin kör olduğunu söylüyor. Burada konu açık bir şekilde fiziksel durum değil, ruhani durumdur.
  • "Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur/ışık kıldığımız kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup oradan çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere yaptıkları ameller böyle süslü gösterildi." (Enam 122). Bu ayette de hidayeti ölümden diriliş gibi anlatıyor. O hidayetten önce bir ölüydü. Sonra kendisine bir hidayet ve nur verildi ve böylece dirildi. Bunun durumu karanlıkta kalanınki gibi olabilir mi?
  • "Doğrusu sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın." (Rum 52). Burada da kalpleri mesaja kapalı olanlar, alegorik olarak ölüye benzetilir. 
  • "Onlardan seni dinleyecek vardır. Fakat hiç akletmeyen sağırlara sen mi duyuracaksın." (Yunus 42) Fiziksel olarak kulağı ve çalışan beyni elbette vardır. Fakat bunlar küfür üzere şartlanmış olduklarından hidayete kapalıdırlar. Onlara duyuramazsın diyor.

Görüldüğü gibi bu ve benzeri ayetlerde ölüden kasıt kafir; diriden kasıt ise kalbi imana açık olan takvalı kişidir. Bkz. Yasin 11.

Hz. Muhammed'in ölülere din anlatmak gibi bir çabası olmadığını biliyoruz. Fakat Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine büyük bir ısrarla mesajını anlatmaktaydı. Nitekim bunu gösteren ayetler vardır. Örneğin Şuara süresi 3. ayet "Sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin." Yine Kehf süresi 6. ayet; "Bu Kitab'a inanmıyorlar diye peşlerinden üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin."

Yani görüldüğü gibi Hz. Muhammed ölülere değil fakat toplumuna mesajını iletebilmek için büyük bir çaba harcıyor. Onları ikna edemiyor diye büyük bir üzüntüye kapılıyor. Böylece ayetler de ona diyor ki, bunlar ölüdür, kalpleri ölmüştür. Kalplerinin üzerinde perde vardır, ölüye laf anlatamazsın. Böylece bu ve benzeri ayetlerde kafirlerin durumu ümitsiz vaka olup Kuran'ın mesajını duymayacakları ve ona iman etmeyecekleri vurgulanmak istenilmiştir.

Yani bu ayetlerin müminlerin kendi ölülerinin arkasından dua ve Kuran okumaları ile bir alakası bulunmamaktadır.

Şimdi asıl meseleye tekrar gelelim.

Yasin süresi nasıl okunur?

Yasin süresi ölümden sonra diriliş temasının çok yoğun geçtiği bir süredir. Böylece ölen kişiye, etrafındaki hazır bulunan kişilere ve okuyanın kendi nefsine ölümün bir son olmadığı, ölümden sonra dirilişin hak olduğu pekiştirilmiş olur.

Yasin süresi ölmekte olan kişiye okunur. Ki bu kişi ölümden sonra dirilişin hak olduğunu bilsin ve mutmain bir nefis ile ruhunu teslim etsin. Keza bu mesaj ailesi ve yakınları için de geçerlidir. Bu sayede sevdikleri insanın ölümünün sadece geçici bir ayrılık olduğunu ve tekrar Allah'ın huzurunda bir araya geleceklerini pekiştirmiş olurlar.

Yasin süresi ölen kişinin arkasından onu anan ailesi, yakınları ve sevenleri arasında da okunur. Böylece aynı mesaj onlar için de geçerli olur. Keza tek başınıza da okunur ve müstefit olunur. Bunu elbette ölü kişi duyamaz, ama siz ve çevredeki insanlar duyarsınız. Bundan etkilenirsiniz ve imanınız artar. Ölümü de bu hayra vesile olduğu için bundan ölü kişi de nasibini alır.

Peki neden Yasin süresi okunur?

Çünkü içinde yukarıda da belirtildiği gibi içinde yeniden dirilişin çokça geçtiği bir süredir:

Şimdi bunlara bakalım:

  1. "Ataları uyarılmamış ve kendileri de gafil olan bir toplumu uyarman için." (6) Böylece sürede geçmiş ve ölmüş nesiller ile bugün arasında bir bağ kurulur.
  2. "Muhakkak ki ölüyü bir diriltiriz. (İnsanların) yaptıklarını ve izlerini yazarız." (12) Ölümün son olmadığı ve dirilişi açıkça vurgulayan bir ayet ölünün arkasında okunması için en uygun ayetlerden biri olsa gerek.
  3. 13-27. ayetlerde bir şehre gönderilen iki resul ve onlara iman eden üçüncü bir adamın öyküsü onlatılır. Onu öldürürler ve Allah da ona "cennete gir" der o da "keşke bunu (nimeti) kavmim de bilseydi" dedi. (26) Kavminin ölü zannettikleri kişinin nasıl cennete girdiğini ve ölümden sonra yaşadığını, nimetlerle mükafatlandığını gösterir.
  4. "Kendilerinden önce helak ettiğimiz kavimleri görmüyorlar mı?" (31) Çünkü bu kavimlerin tarihsel olarak varlıkları bilindiği halde soyları kesilmişti. İnkarları nedeniyle yaşam döngüsünün dışına itilen kavimleri görmüyorlar mı?
  5. "Hepsi de huzurumuzda hazır bulunacaklardır." (32) Diriliş anlatılmaktadır.
  6. "İşte onlara bir delil; Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler." (33) Ölümden sonra yeniden dirilişe yerin tekrar dirilişi ile örnek veriliyor.
  7. "Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler." (37) İşte ölümden sonra diriliş için bir başka delil ve alegorik bir benzetme. Gece gündüzden sıyrılınca karanlığa bürünür. Sonra yeniden gündüz geri gelir. Böylece ölüm ve yaşam döngüsü gece ve gündüze benzetilir.
  8. 38-40. ayetlerde de bu sefer güneş ve ay alegorik olarak yaşam ve ölüme benzetilir. Güneş bir ışık kaynağı iken ay bir ölüdür. Yaşam ve ölüm formları da kendi döngüleri içinde birbirine karışmadan devam ederler.
  9. "Soylarını dopdolu bir gemide taşımış olmamız da onlara bir delildir." (41) Bu da Nuh'un gemisidir ve ölüm yaşam döngüsüne bir başka delildir. Ayette "enne hamelne ZÜRRİYETEHUM fil fülkil meşhun" diyor. İsra süresi 3. ayette de "ZÜRRİYETE men hamelna maa Nuh'in" (Ey Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları) demektedir.
  10. "Dilesek, onları suda boğardık; ne yardımlarına koşan bulunur ve ne de kendileri kurtulabilirlerdi." (43) Böylece bir önceki ayette zürriyetlerini gemide kurtaran O idi. Dilerse yine zürriyetlerini aynı şekilde batırabilir ve onları ölüm yaşam döngüsünün dışına atar. Artık bir zürriyetleri de kalmaz.
  11. "Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak onları geri bıraktık." (44) Allah'tan bir rahmet olarak dünya hayatı, Ahiret gününün gelişine kadar geçici bir geçinme olarak kalacaktır. Yaşam ve ölüm döngüsü kıyamete kadar devam edecek.
  12. "Zaten Rabbinin ayetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde ondan hep yüz çeviregelmişlerdi." (45) "yüz çeviriyorlar burun kıvırıyorlar" dediği ayetler yukarıdaki yeniden diriliş ve ahiret hayatı ile ilgili delil ve ayetler idi. Nitekim 48. ayette de bunun devamı olarak kafirlerin sürdürdükleri polemik bunu gösteriyor.
  13. "(Kafirler Hz. Muhammed'e) <<Doğru sözlü iseniz bildirin bu vaad ne zamandır?>> derler." (48) Görüldüğü gibi bütün bu ayetler, mesajlar ve tartışmalar hep yeniden diriliş ve miad etrafında şekilleniyor.
  14. "Çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlığı beklerler." (49) Beklenen kıyametin kopuşu.
  15. "O zaman, artık ne vasiyet edebilirler ne de ailelerine dönebilirler." (50) Bu durum ölüm sonrası ve kıyametin kopuşundan sonrası kafirler için geçerlidir. Sonraki ayetlerde görüldüğü gibi müminler kendi aileleri ve sevdikleri ile birliktedirler.
  16. "Sura üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar." (51) Mezarından kalkarak dirilmeyi çok güçlü bir şekilde anlatan bir ayettir.
  17. "Dediler ki, <<Vah halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?.>> Onlara: <<İşte Rahman olan Allah'ın vadettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi>> denir." (52) Diriliş sonrası ona inanmayanların uğradığı şok anlatılıyor.
  18. "Tek bir çığlık kopar, hepsi, hemen huzurumuza getirilmiş olur." (53) Dirilişi ve mahşerde toplanmayı anlatan başka bir ayet.
  19. "Artık bugün (hesap günü) kimseye hiçbir haksızlıkta bulunulmaz. İşlediklerinizden başkasıyla karşılık görmezsiniz." (54) Herkesin yaptıklarının karşılığını göreceği hesap günü anlatılıyor.
  20. 55-58 arası ayetler cennet ehlinin, eşlerinin ve ailelerinin durumu anlatılıyor.
  21. 59-67 arası da cehennemliklerin durumu ve onlara yapılan tehditler dile getirilmiştir.
  22. Her kime uzun ömür verirsek (yaşlılıkla) hilkatini tersine çevirmişizdir. Hiç akletmezler mi? (68) Bu da hayat ve ölüm döngüsünü gösteren bir metafor içerir.
  23. "(Bu bir öğüt ve apaçık Kuran'dır) Diri olan kimseyi uyarsın ve verilen (azap) söz(ü) de inkarcıların aleyhine çıksın diye." (70) Yukarıda da belirtildiği gibi diri olan uyarıya açık olan mümin, ölü olan ise inkarcılardır.
  24. 71-73 ayetler hayvanların insanların hizmeti için yaratıldığını bunun için insanın şükretmesi gerektiğini belirtir. Çünkü diriliş de yaratılışın tekrar etmesidir. Nitekim sonraki ayette "kendi ilk yaratılışını unutup dirilişi inkar eden kişi"nin durumu ele alınmaktadır.
  25. "Bunların sözü seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da şüphesiz biliriz." (76) açığa vurdukları ile gizledikleri, zahir ve batın dünya hayatı ve ahiret için alegorik bir anlatımı temsil eder.
  26. "İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da; <<Çürümüş kemikleri kim yaratacak>> diyerek, Bize misal vermeye kalkar? De ki: <<Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.>>" (77-79) 77-79. arasındaki ayetler de çok bariz bir yeniden doğuş ayetleridir ve çok güçlü bir kanıt ortaya konulmuştur.
  27. "Yaş ağaçtan size ateş çıkaran O'dur. Ondan (yaş ağaçtan) ateş yakarsınız." (80) Bu da yeniden diriliş için alegorik bir anlatımdır. Yaştan kuruyu, kurudan yaşı, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarır.
  28. "Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir." (81) Allah insanlardan çok daha büyük çok daha karmaşık sistemler yaratmışken elbette insanların tekrar yaratılışına dirilişine kadirdir.
  29. "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu sadece, o şeye <<Ol>> demektir, hemen olur." (82) Allahın yaratma konusundaki mutlak ve sonsuz gücü ifade edilmiştir. "Ol" demesi ile yaratabildiği gibi, sura üfürülmesi ile de tüm insanları kaldırıp yeniden diriltecektir.
  30. "Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir." (83) Herşey Allahın kontrolü ve egemenliği altındadır. Yaşam ve ölüm döngüsü onun elindedir ve yeniden ona döneceğiz.


***

Görüldüğü gibi Yasin süresinde yeniden dirilişi doğrudan ele alan 30 pasaj vardır. Bazılarında tek ayet iken bazılarında bu anlatım bir kaç ayeti kapmaktadır. Aslında bu yönüyle ele alındığında sürenin tümü yeniden dirilişi anlatmaktadır.

Böylece ölüm döşeğindeki birine, yada yakın zamanda ölmüş birine Yasin süresini okumak yeniden dirilişi işlediği için anlamlı ve önemlidir.


 

Paylaş:

21 Temmuz 2023 Cuma

LGBT hem politik hem de pornografiktir

LGBT bireylerin cinsel yöneliminden öte hem politik hem de pornografik bir harekettir. Yani bir insanın hemcinsine cinsel bir istek duyması bu duygunun kaynağı her ne olursa olsun onu tüm toplumun önünde afişe etmesini gerektirmiyor. Amaç bireyin cinsel dürtüsü değil fakat daha geniş anlamda organize edilmiş politik pornografidir.

Mesela bir üniversitenin mezuniyet töreninde mezun olan bir kızın LGBT bayrağı açarak programda olmayan bir gündemle programı sabote etmesinin sebebi ne olabilir? Bu kızın cinsel tercihini göstermek istemesi midir? Hiç alakası yoktur.

Afişe etmek, dikkat çekmek politik bir tutumdur. Burada pazarlanıp satılan bir ürün değil. Politize edilip afişe edilen bir düşüncedir. Afişe edilen şey de cinsel dürtü olduğuna göre bu da pornografiktir. LGBT'liler bunu yapıyor. Hatta bunun savunuculuğunu ve eylemlerini yapanların çoğu gerçek anlamda homo seksüel bile değildir. Bir sosyalistin inşaatta çalışan işçilerle olan ilgisi kadardır bu. Yada Kudüs davasına adanmış bir İslamcı'nın Filistinli bir mülteciyle olan ilişkisi kadar. Yani mesele bireysel ihtiyaçlar değil ideoloji ve politikanın ta kendisidir.

LGBT hareketinin bir amacı herhalde aile ve cinsellik üzerindeki mahrem değerleri yıkmaktır. Fakat emin olun bundan çok daha fazladır. LGBT yapıcı bir düşünce değil yıkıcıdır. Bir şey yapmayı vaad etmez. Sadece yıkmayı vaad eder. Cinsel özgürlük gibi bir vaadi de yoktur. Örneğin açılımında "lezbiyen gay biseksüel transeksüel" var. Yani normal olan kadın erkek cinselliği dışında herşey var. Ama normal olan cinsellik nedense yok.

Aslında LGBT 1960-70'li yılların popüler olan bohem anarşist ve sol karışımının yeni bir şeklidir ve halikazırda tüm dünyayı kasıp kavurmaktadır. Birçok gerçek solcunun bundan son derece rahatsız olduğunu da biliyorum fakat buna cephe almak o kadar kolay değildir. Bu akım edebiyatta, sinemada, modada, kültürel iletimde, popüler bilimde, akademide, çarşı pazarda ve küreselleşen dünyada o kadar çok desteklenmektedir ki onun taraftarlığını yapanlar hızla yükselebilir ve onu eleştirenler de güçlü bir koroyla linç edilebilir.

***

LGBT'nin kendi terminolojisi de var. Misal homoseksüel veya heteroseksüel diye insanları ikiye ayırırlar. Burada çok hınzırca bir düşünce vardır.

Homo aynı cinsi ifade ederken hetero karışık demek olup karşıt cinsi ifade etmez. Karşıt cins değil karışık cins demektir. Dolayısı ile hetero seksüel olan biri karşı cinsten olduğu gibi kendi cinsine de yönelen demektir. Adı üzerinde karışık...

Bir başka hınzırca kavram da homofobidir. LGBT'liler homoseksüel ilişkiye karşı olanlara homofobik adını koyarlar. Bu da kendi cinsinden korkan anlamına gelir. Oysa homoseksüel karşıtları kendi cinsinden korkmaz ve çekinmez ancak bir homoseksüel kişi, içinde taşıdığı dürtülerden dolayı kendi cinsinden çekinebilir. Homo karşıtı olanlar ise kendi cinsine karşı cinsel bir dürtü hissetmeyeceğinden böyle bir korkuları da olmayacaktır. Dolayısı ile aslında homofobik olanlar da kendileridir.

Neyse konu uzun ama konuyu gündemde tutmak da zaten dediğim gibi politik pornografidir. LGBT'nin amacı da budur amaç gündemde kalmaktır.



Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *