10 Ekim 2021 Pazar

Rurouni Kenshin, Meiji Kılıç Ustasının Romantik Hikayesi


Rurouni Kenshin'in hikayesi daha önce 80'li ve 90'lı yıllarda manga ve anime yapılmıştı. 2012'de William Ireton , Shinzô Matsuhashi yönetmenliğinde serinin ilk filmi çekildi ve şu ana kadar 5. film çekilmiş oldu. 

Ben bu yazıda 2012 yılında çekilmiş olan Kökler isimli ilk filmin kritiğini yapacağım. Diğerlerini de bilahare gerekli görürsem ayrı bir blog yazısında değerlendiririm.

Filmin Konusu

Meiji döneminin başlangıcında Battousai isimli üstün yetenekli genç bir samuray vardı. Battousai Shougun rejimine karşı ayaklanan isyancıların arasındaydı ve geleneksel samuraylara karşı amansız bir suikastçı (hitokiri) idi. İsyanın sonunda Meiji taraftarları galip gelmişti. Bu sırada Battousai ortadan kayboldu. Aradan 10 yıl geçti ve Meiji önderliğinde batı tarzı yeni bir düzen kuruldu. Battousai geçen süre içinde gezgin/avare bir yaşam sürer. Ağzı köreltilmiş ters katana'sı (uzun kılıcı) ile bir daha kimseyi öldürmemeye yemin etmiştir. Battousai, Kauro isimli genç bir kızın hayatını kurtardığında yeniden ortada görülmeye başladı.

İkilemler

Film ile ilgili çok fazla spoiler vermek istemiyorum. Sadece içerdiği bazı metaforlara işaret etmek istiyorum. Genellikle bu metaforlar da birer ikilem ve düalizm şeklinde ortaya çıkarlar.

Kılıç Öldürmek İçin mi, Korumak İçin midir?

Geleneksel Japon kılıç kültüründe “kılıç insanların hayatlarını kurtarmak ve yaşatmak içindir”. Ancak geleneksel değerler ve değerleri ayakta tutanlar zayıfladıkça bu temel felsefeyi tersine çevirenler de çıkıyor. "Kılıç kesmek ve öldürmek içindir" diyenler günden güne güçleniyor, daha örgütlü hale geliyor. Bu iyilik ve kötülük düalizmi Meiji Japonyasında nasıl bir hal alacak? Bir yandan geleneksel kılıç kültürü öbür yanda insanın yaşama hakkının alınayacağı şeklindeki batıdan mülhem yeni Meiji sistemi birbirine paralel gibi görünüyor. Ancak suç organize ve güçlü hale gelince kılıç, kesmeden ve öldürmeden sadece kurtarabilir mi?

Kaos ve Hukuksal Düzen

Yeni Meiji yönetimi toplumda bir düzen kurmaya çalışmaktadır. Meiji devrimi sırasında İmparatordan yana olan samuraylar artık yeni polis gücünü oluşturmuştur. Toplumda cinayetin hırsızlığın ve suçun olmadığı bir düzen kurulmaya çalışılmaktadır. Katana (kılıç) taşımak yasaklanmıştır.

Bununla birlikte bu dönüşüme direnenlerin çıkarmaya çalıştıkları bir kaos da vardır. Polis gücü bir taraftan hukuku yerleştirmeye çalışırken bir taraftan da rutin dışı olarak (bunun anlamı derin devlet) Battousai gibi üstün nitelikli hitokiri (suikastçı) adamları da kullanmak istemektedir. Ancak birçok üstün nitelikli hitokiri kendilerine daha fazla para veren çetelere katıldıkları için polis gücü zayıf ve çaresiz kalmaktadır. Eski suikastçı Battousai ahlaki nedenlerle öldürmeyi bırakmış ve bir daha öldürmemek üzere yemin etmişti.

Suçu Engellemek İçin Suçlular Öldürülebilir mi

Battousai genç kızın salonunu basan bir çeteye saldırmış ancak kesici olmayan katanası ile onları saf dışı bıraktığı halde kimseyi öldürmemişti. Çeteler ise sonraki günlerde polis karakolunu basar ve birçok polisi öldürür. Ölen polislerin anaları ve nişanlıları ağıt yakarken polis müfettişi Battousai’ye “o dövüştüğün suçluları öldürseydin bugün ölen bu polisler hayatta kalırdı” der. Suçu engellemek için suçluları öldürmek gerekir mi? Battousai kendisini yeniden hitokiri olmaya çağıran polis gücüne olumlu cevap verecek midir?

Kanun adamı olan polis müfettişi kanun dışı yöntemlerden medet ummaktadır. Aslında sistemin yaşadığı bu ikilem henüz Meiji’nin bocalama döneminde olduğunu ve hukuki düzeni tam olarak inşa edemediğini ve bunda bocaladığını gösterir.

Eski Çeteler ve Yeni Düzen

Her düzen değişiminde hemen görülebilecek bir şeydir. Eski düzenin etkili adamlarının bir kısmı yok olurken bir kısmı da değişime ayak uydurur ve yeni düzende yeniden nüfuz sahibi olurlar. Avrupada feodalizm yıkıldığında bütün feodal beyleri ve aristokratlar yağmurun altındaki tuz gibi erimiş değillerdi. Onların bir kısmı tasfiye olmuş olsa da bir kısmı da değişime ayak uydurup burjuvaya dönüştüler. Benzer bir durumu Meiji devriminde de görüyoruz.

Suçla Mücadele ve İnsan Hayatının Önemi

Battousai suçlu ve katil çete üyeleri ile dövüştüğü halde onları öldürmek istemez. Bu durum sadece suçlu ve katil olanla ilgili değildir. Suçluyu öldürerek cezalandıran sistem de böylece sertleşir katılaşır ve insan hayatına kıymayı daha kolay hale getirir. Battousai şöyle der: “Birini öldürdüğün zaman içinde bir öfke doğar ve bu öfke sadece sana daha fazla öldürme hissi verir. Bu kanlı döngüyü durdurmak benim katanamın amacıdır.”

Otoriter toplumlar ve siyasal sistemler hep “suçluları cezalandırmak” “suçu engellemek” adına otoriterleşmiş ve baskıcı sistemler de bu şekilde kurulmuştur. Öyle ise bu otoriter ve kanlı döngüyü durdurmanın yolu insanları kesmeyen bir katana kullanmaktır. Onları öldürmeden engel olunmalıdır. Rurouni Battousai’nin felsefesi budur.

Onura Karşı İnsan Hayatı ve Mutluluğu

Geleneksel Japon düşüncesinde “onur” çok önemli bir kavramdır. Aile’nin onuru, mensup olduğu okulun (bu kategori altında öğreti, ideoloji, din de sayılabilir) onuru, kişinin adının onuru ve hatta kılıcın onuru. Ortaya çıkan gizemli bir katil Battousai’nin hem adını hem de kılıcını kullanmaktadır. Battousai adının ve kılıcının kullanılması hakkında şöyle der. Bunların başkası tarafından kullanılması umurumda değil ama bu kadar kötü birinin kullanmasına izin vermeyeceğim.

Yine Kauro isimli kız babasının okulunun adını kirleten bir katil ile yüzleşmek istemektedir. Okulun onuruna sürülen bu leke affedilmezdir. Kauro kazanması ihtimali olmayan bir düşmana karşı gözünü kırpmadan ve ölümü hiçe sayarak dövüşmek istemektedir. Buna izin vermeyen Battousai Kauro’ya şöyle der: “Bu eğitim yerinin onuru hayatından vazgeçmeni gerektirecek kadar daha önemli değildir. Eminim, baban da bu eğitim yerinin onuru için kızının hayatından vazgeçmesini istemezdi.”

Battousai’ye göre bir okulun onuru, insan yaşamından daha önemli olamaz. Buna kanıt olarak da hiçbir babanın kızının yaşamına okulun onurunu tercih etmeyeceğini gösteriyor. Açıktır ki Japon toplumundaki onur kavramını sorguluyor.

Belki de bütün bunları Kauro’ya aşık olduğu için yapıyordur. Kim bilir?

Romantik Aşık mı Süper Kahraman mı?

Genç Battousai kusursuz bir kılıç ustası ve üstün yetenekli bir savaşçıdır. O her şeyin parayla satın alınabildiği Meiji döneminde parayla satın alınamayacak ender şeylerden biridir. Bir hitokiri iken çelik gibi sert bir iradeye sahip Rurouni (Avare/Berduş) Battousai yoksa romantik bir aşık mıdır? Genç kız Kauro’nun karşısındaki acemi sakar ve sempatik duruşu nasıl açıklanabilir?

Sonuç

Serinin ilk filminin adı Kökler (Origins)’dir. Burada Japon kültürünün köklerine bir gönderme var. Bununla birlikte yeni düzen de takdir edilmektedir. Filmin açılış sahnesinde askerlerine hitaben konuşan bir amiral batılı ülkeler örnek alınarak yeni bir düzen kurduklarını söylüyor; huzur ve mutluluk getiren bu yeni düzene takdirlerin sunulmasını istiyor. Japonlar Meiji düzenini takdir ediyorlar. Yeni düzenin getirdiği adalet, barış, insan hayatını koruma her ne kadar Japon kültürünün köklerindekiyle eşleşiyorsa da Meiji o kökleri ortaya çıkaran bir erdem sunuyor.

Paylaş:

7 Ekim 2021 Perşembe

Japon saldırganlığı ve atom bombası

2. Dünya Savaşında Japonya'nın saldırganlık ve tecavüzkarlığı Hitleri geçmişti. Kaynakları açıp 2. Dünya savaşı tarihini okuyun. Japonya savaş öncesi ve savaş sırasında Uzak Asya'nın bir çok ülkesini istila etmişti. Çin, Kore, Mançurya, Vietnam, Singapur ve daha bir çok Asya ülkesini işgal etmişti. Aslında Asya'da 2. Dünya savaşı Japon saldırganlığı ile 2 yıl önce 1937'de başlamıştı. 1941'e gelince Japonya Batı Pasifik'in neredeyse tümünü kontrol altına almıştı. Uzak Asya'da saldırmadığı, işgal girişiminde bulunmadığı ülke yoktu. 

Japonya savaş sırasında 70 bin uçak üretti ve savaş bittiğinde hala elinde 30 binden fazla uçak vardı. Atom bombası atılmasaydı savaşı bırakmaya da hiç niyeti yoktu. Karşımızda hiç de yıkılmış bir ülke yok yani.

Kronolojiyi inceleyin

6 Ağustosta Hiroşimaya atom bombası

8 Ağustos Rusya Japonyaya savaş ilan etti. Almanya savaştan çekildiği için Rusya tüm güçlerini Mançurya ya aktarmaya başladı.

9 Ağustos Nagazaki ye atom bombası atıldı.

14 Ağustos nihayet Japonya ateşkesi kabul etti. Atom bombasından 8 9 gün sonra anca çekildiler. Yani beyefendiler hiç de öyle teslim olmaya da niyeti yoktu. 

Atom bombası ile 500 bin Japon öldü. Ancak Japonya'nın savaş sırasında sadece Çin'de öldürdüğü insan sayısı 7.5 milyon olduğu ifade ediliyor. Diğer ülkelerde gerçekleştirdikleri yıkımlar cabası...



Paylaş:

6 Ekim 2021 Çarşamba

Neden geri kaldık?

İslam dünyası neden geri kaldı? Son iki yüzyıldır yüksek sesle sorulan bir soru bu? Aslında çok basit bir cevabı var ama bunu aşağıda açıklayacağım.

İslam Dünyasında bu soruya ilk ciddi cevap İslamcılık cenahından geldi. 19. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde İstanbul'a gelen Cemaleddin Afgani şöyle demişti: "Hristiyanlık İslam'ın aksine geriletici bir dindir. Bu yüzden Batılılar Hristiyanlık'tan uzaklaştıkça ilerledi biz ise İslam'dan uzaklaştıkça geriledik."

Bu görüş ve söylem o gün bugündür İslamcılık için kurumsal bir düşünceye dönüştü. Sonradan gelen bir çok islamcı münevvirde bu sözleri bulabilirsiniz. Misalen geçenlerde Bediüzzaman'ın Hutbe-i Şamiye'sini okuyordum orada da aynı şeyleri anlatıyor. Bu görüş günümüzde de İslamcılar ve dindar Müslümanlar arasında hala geçerlidir.

Peki doğru mu?

Bana göre yanlış hem de çok yanlış. 😃

Dünyevi kalkınmanın yolu dünyevi yol ve yöntemlerden geçer. Eğer matematikte geri kalmışsan bunun nedeni hadis ilmini öğrenememiş olman değil. Matematikten kaldıysan matematik çalışacaksın. Bu kadar basit.

Müslümanlar dinin herşeye rengini veren Allah'ın boyası olması konusunu yanlış anladılar. İslam ahlakı ile ahlaklanmayı bireysel planda değil de herşeye karışan fukeha ruhban sınıfı ve din teokrasisi olarak yorumladık.

İslam bu değil; ruhban sınıfı ve din teokrasisi hıristiyanlığı öldürdüğü gibi kesin olarak müslümanlığı da öldürür.


 

Paylaş:

27 Eylül 2021 Pazartesi

Yine yeniden Kürt Sorunu

Kürt sorunu kavramı muhalefet tarafından yeniden gündeme getirilerek servis edildi. Bana sorarsanız bu aşamada bir "Kürt sorunu" olduğunu düşünmüyorum. Ülkede genel anlamda bir demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, ekonominin kötü gidişatı gibi sorunlar var. Ama Kürt sorunu neden olsun ki? Kürtler kurumsal bölgesel anlamda negatif bir ayrımcılığa tabi tutulmuyor. Halihazırda bir inkar politikası filan da yok.

Ak Parti'nin MHP ile cumhur ittifakını kurarak sert milliyetçi bir çizgiye gelmiş olması sorun tabi ki. Yine de bunun Kürtlere yansıyan bir tarafı olduğunu düşünmüyorum.

Kürt sorunu için şu anda iki konu gündeme getiriliyor:
Biri anadilde eğitim öteki de özerk yönetim. Ancak bu ikisini de doğru bulmuyorum.

Anadil eğitimi ile anadilde eğitim farklı şeyler. Anadil eğitimi yerel dillerin de eğitiminin verilmesidir. Çözüm süreci sırasında denendi ancak Kürtler seçmeli Kürtçe dersini seçmedi. Nedeni genellikle anadil eğitimi değil anadilde eğitim olsun diyorlar. Yani zorunlu olarak bütün eğitim Kürtçe olsun diyorlar. O zaman Türkçe öğrenemeyeceksiniz. Yılda 70-80 bin çeşit Türkçe kitap basılıyor. Bunlardan faydalanamayacaksınız. Kürtçe kaç çeşit kitap var ki? Eğitimi yerel bir dilde zorunlu eğitim yapmanın hiçbir rasyonel mantığı yok.

Özerk yönetim konusuna gelince o tamamen çıkmaz sokak. Yönetimin ırk, din, mezhep, meşrep vs ye göre parçalanmasını son derece yanlış buluyorum.

Paylaş:

23 Eylül 2021 Perşembe

Batı Karşıtlığı Niçin Anlamlıymış?

Şimdi "Batı Karşıtlığı" konulu yazılara makalelere bakıyordum. Fahrettin Altun'un Setav'daki 2015 tarihli "Batı Karşıtlığı Niçin Anlamlıdır" başlıklı yazısına denk geldim.

Batı karşıtlığının olması gerektiğini, anlamlı olduğunu, haklı olduğunu ve bu haklı gerekli anlamlı karşıtlığı sürdürmenin giderek zorlaştığını filan anlatıyor.

Fahrettin Altun kardeşimiz (benden 2 3 yaş küçük) siyaset bilimi profesörü. Mütedeyyin kesimin kurduğu bazı üniversitelerde dekanlık yapmış ve şu anda da Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı görevini icra ediyor.

Bana sorarsanız Batı karşıtlığının hiçbir haklı ve anlamlı tarafı da bulunmamaktadır. Batıda kötülük olduğu gibi iyilikler de var. Haksızlık yapanlar olduğu gibi haksızlığa karşı çıkanlar da var. Rachel Corrie'yi Filistin'e gelip müslüman bir aileyi savunmak için hayatını kaybetmesine sebep olan müslümanlığı değildi. Batı kültüründen öğrendiği hak arayışı idi. Daha 1500'lü yıllarda Amerika İspanyollar tarafından işgal edildiğinde bu haksızlığın karşısında dikilen rahip Bartolome De Las Casas da batılı idi.

Savunma refleksi ile sürekli batıyı suçlamanın da İslam dünyasına ve müslümanlara hiçbir faydası da yoktur. Hele batıya yönünü dönmüş olan Türkiye için bu daha da vahim bir durumdur. Bunu eğitim ve siyasetin tepesindeki kişilerin yapması ise trajedimizin fotografı olsa gerek.



Paylaş:

8 Eylül 2021 Çarşamba

Hz. Ömer'in aynadaki beyaz kılı

Denilmiştir ki;

Hz. Ömer kendi parası ile bir adam tutmuş ve o adam her gün gelip kendisine "Ey Ömer Allah'tan kork, ölüm var!" demesini istemiştir.

Bir gün Hz. Ömer adama artık gelmemesini buyurmuşlardır. Sebebini de "Aynada ağaran saçımı sakalımı gördüm artık o bana ölümün yakın olduğunu hatırlatıyor" demişmiş. 😏

Külliyen yalan.
Anakronizme hoş geldiniz.

Arkadaşlar şimdi ayna dediğimiz o alet hemen hemen modern bir icattır. 17. yüzyıldan önce bugünkü gibi bir aynadan bahsetmek mümkün değildir. Ondan önceki dönemlerde metal nesneler parlatılarak ayna görevini görmesi sağlanıyordu. Demir, bakır, krom ve en iyisi de gümüştü. Öyle olduğunu farzetsek bile en iyi parlatılmış gümüş yüzey günümüzdeki ayna ile hiçbir şekilde kıyas edilemez. Orada silüet halinde yansımanı görebilirsin ama öyle beyaz kılı gösterecek kadar hassas olması zaten imkansızdır. Kaldı ki eski zamanlarda hele ki sahabeler döneminde bu şekilde aynanın kullanıldığına dair bir bilgi de yoktur.

İnsan insanın aynasıdır da buradan gelir. Çünkü kendi yüzündekini göremezsen de arkadaşının yüzünü görürsün ve arkadaşın da senin yüzünü görür. Böylece insanlar birbirine ayna olmuştur.



Paylaş:

6 Eylül 2021 Pazartesi

Bitkisel kazıktan uzak durun

Değerli okurlarım bitki, sebze, meyve filan bunlar iyi şeyler. Bitki çayları filan da harikadır. Ancak bir bilhassa bir firma veya bir doktor tarafından hazırlanmış bitkisel drog (hap), merhem vs şeylerden bilhassa uzak durun.

İki nedeni var:

1) Hiçbir faydası yoktur. Bir fayda görürseniz de plasebo etkisidir. Yani psikolojik olarak etki etmiştir.

2) Sizi kazıklamak için yapılmıştır. Bir kutu bitkisel ilacının fiyatı bir kutu Aspirinden fazla ise bilin ki o para için yapılmıştır ve para için yapılan şeyde de sağlık da yoktur.

Hem paranızdan hem de sağlığınızdan olmayın. Gidin bir aktara ne istiyorsanız ordan 100 gr 200 gr alın kaynatın için. Ama öyle doktorun hazırladığı filan bunlar profesyonel sahtekarlık. Çünkü o doktorsa yaptığı bu tür ilaçları kendisine doktorluk diplomasını veren tıp kurumları zaten onaylamıyor. Kendisine o diplomayı veren okullar kurumlar, yaptığı o işi sattığın o ilaçları onaylamıyorlar. O zaman o doktor değildir otacı olabilir belki.

Not:
1 kutu Aspirin 5 lira
1 kutu bitkisel drog 100-150 lira



Paylaş:

5 Eylül 2021 Pazar

Adalet değil "Haklar"

Doğu insanının hemen her şeyi adalete hamletmek gibi bir eğilimi var. Aslında bu eğilim bir zaaf. Bizzat sorunun ve toplumsal geri kalmışlığın köklerinde bu adalet duygusunun oluşturduğu olumsuz yapı vardır.

Her şeyden önce doğu siyasal düşüncesinde adalet bir sistemdir. Bireyin münferiden hak arayışını destekleyen bir eylem değil, bir sistemin/rejimin devamlılığını sağlayan bir düzenek ve bir rejimdir.

Sasani imparatoru Erdeşir'e kadar uzanan bir düzendir bu. Bu düzen tüm İslam ülkelerine de geçmiştir. Osmanlı klasik dönemi de Adalet Dairesi (Daire-i Adl) denilen bu sisteme dayanan bir siyasal yapıdır.

Adalet Dairesi'nin tanımına bakarsak şunu görürüz: Adalet için devlet, devlet için hukuk, hukuk için padişah, padişah için asker, asker için mal (bütçe) mal için onu üretecek reaya ve reayayı padişaha bağlayacak olan adalet... Döngü tamamlanmıştır.

Görüldüğü gibi Adalet'in bireysel hak arayışı ile ilgisi bulunmamaktadır. Adalet padişahın saltanatının süregitmesi için kurgulanmış bir çark ve bir düzendir. Bu sistemde bireysel haklar o kadar önemli değildir. Şeriatın kestiği parmak acımaz. Sen parmağı kesilen bireye "acıdı mı" diye sormadın tabi. Parmağının acımadığına onun adına toplum veya düzen karar verir. Çünkü adalet sağlanmıştır.

Doğu insanının adaletten anladığı budur.



Paylaş:

4 Eylül 2021 Cumartesi

Dünya BEŞ'ten büyük mü?

"Dünya beşten büyüktür" deyince hemen aklınıza BM gelir. Veya tersinden BM deyince de bazılarımızın aklına hemen "dünya beşten büyüktür" lafı gelir. 😆

Neyse ben başka bir şey anlatacağım, ama iyi dinleyin (pardon okuyun) bak. 😀

Şimdi olayın hikayesi uzun ama ben kısa anlatacağım. 1. Dünya savaşında ABD ve Avrupa "bir daha böyle yıkıcı savaşlar olmasın sorunları ortak bir platformda çözelim" diye Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) adlı bir uluslararası organizasyon kurarlar. Ancak Milletler Cemiyeti zayıf kalır ve 1. sinden daha şiddetli olarak 2. Dünya savaşı patlak verir.

Bu kez 1941'de henüz savaşın en şiddetli olduğu dönemde Roosevelt ve Churchill Atlantik Bildirisi adlı bir bildiri yayınlarlar. Bu bildiri Birleşmiş Milletler örgütünün temel kurucu fikrini içerir. Böylece Müttefik ülkeler savaş boyunca bu BM fikrini geliştirir.

2. Dünya savaşında aslında birçok peyk ülke katılmıştır. Ancak müttefikler cenahında savaşın asıl yükünü taşıyan 5 ülke vardır. Onlar da sizin de bildiğiniz dünyadan büyük olmayan o beş ülke var ya işte onlar: ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin'dir.

1943'e gelince Müttefik ülkeler Türkiye'nin de savaşa katılması için çok büyük baskı uygularlar. Türk ordusunu silahlandıracaklar, Ege'deki adaları verecekler, Batı Trakya ve Bulgaristan'dan da toprak verecekler. Ayrıca da kurulacak olan BM örgütünde 5 daimi üye arasında 6 üye olmayı da teklif ederler.

Aslında o tarihte Almanların kaybedeceği kesinleşmişti. Almanlar Rusya'nın Stalingrad şehrinde durdurulmuş, Kuzey Afrika'daki cephelerde yenilmiş ve Mihver devletlerinden İtalya da saf dışı bırakılmıştı. Yani Türkiye'nin kaybedenler tarafında olmayacağı çok açıktı.

Ancak Türk siyasi iradesi aşırı korkak ve çekingen davrandılar. Sebebi de Almanlar değil Ruslardı. Ruslar Almanları durdurunca ve Türkiye'nin de artık Almanya'nın tarafında savaşa girmeyeceği kesinleşince Türkiye ile ilişkileri koparmış Boğazlar üzerinde hak iddia etmiş ve Doğu Anadolu'dan da toprak istemişlerdir. Bu yüzden Türkiye bu sonu geciktirmek ve Rusya da Almanya karşısında daha çok yıpransın diye Rusya'nın tarafında savaşa katılmadı.

Tabi bu politika da işe yaramadı. Rusya savaştan daha güçlenmiş olarak çıktı ve Avrupa'nın yarısını işgal etti, Türkiye ve hatta Yunanistan'dan da toprak istedi. Sonuçta Türkiye de Rusya tarafından yutulmamak için tarafsızlık politikasını terkedip Batı ittifakına angaje oldu.

Neden Türkiye'nin de veto hakkına sahip 6 daimi üyesinden biri olmadığını ve bu üye sayısının neden 5'te kaldığını anladınız.


 

Paylaş:

3 Eylül 2021 Cuma

Hukukcular siyasetçileri yargılayamaz

Sağda solda görüyorum. Muhalifler Ak partililere "seçimi kaybedecek ve yargılanacaksınız" diyorlar.

Nerden tutsan elinde kalır.

Evet hukukçular siyasetçileri yargılayamaz.

Af buyurun FETÖ'nün de en büyük aptallığı buydu. Zannettiler ki bir savcı iki polis müfettişi bakanların evine operasyon yapıp onları yargılayacağız. Hayır arkadaşlar, bakanları yargılayamazsınız. Hele Cumhurbaşkanını hiç yargılayamazsınız. Türk siyasal tarihinde bunun bir emsali yoktur.

Yargı yasamayı yargılayamaz. Olması gereken de budur. Çünkü Yasama Yürütme ve Yargı birbirinden kesin çizgilerle ayrılmalıdır. Birinin ötekiler üzerinde tahakküm kurması önce otoriterliğe sonra da totaliterliğe yol açar. Mesela Yürütme (idare) de yargıyı denetleyemez. Örneğin hakimler ve savcılar idari görevleri bakımdan Adalet bakanlığına bağlı olduğu halde yargı görevleri bakımından bağımsızdırlar. Yani savcıya hakime yaptığı görevinden dolayı Adalet bakanlığı soruşturma açamaz disiplin cezası veremez, meslekten ihraç edemez, görev yerini değiştiremez. Çünkü Adalet bakanlığı Yürütme'nin bir parçasıdır. Yürütme Yargı üzerinde böyle bir denetim kuramaz.

Aynı şey yasama için de geçerli. Yasama dokunulmazlığı denilen şey siyasetçileri yargı alanının dışında tutmaktadır. Elbette siyasetçiler de yargılanır ama kendi mekanizması vardır. Her şeyden önce bir milletvekilinin yargılanabilmesi için meclisin içinden yasama dokunulmazlığının kaldırılması gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı ve bakanlar ise ancak Yüce Divan sıfatı ile Anayasa Mahkemesi tarafından yargılanabilir. Anayasa Mahkemesi de doğrudan yargılamayı ele alamaz. Cumhurbaşkanının Yüce Divana sevkedilebilmesi için Meclis tam çoğunluğunun 2/3'sinin oyu (400 oy) gerekir. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için de 3/5 oranında (360 milletvekili)nin oyu gerekir.

Ayrıca diyelim ki seçimi kazandınız ve bir şekilde sabık cumhurbaşkanını ve bakanları Yüce Divana gönderdiniz. Anayasa Mahkemesi üyeleri de bağımsızdır, sizin istediğiniz kararları verecek mi? 😃

Onçün, böyle saçma sapan abuk subuk şeylere tevessül etmeyiniz. İktidara verilebilecek en büyük ceza onu bir daha seçmemektir.

Birileri de diyor ki, "Ama Menderes'i yargıladılar". Yok kardeşim, Menderesi hukukçular değil askeri cunta yargıladı. Burada hukuk devletinden bahsediyoruz. Anayasal düzeni devirip "hukuk benim" diyen bir cuntadan bahsetmiyoruz.


 

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *