27 Ekim 2022 Perşembe

Din eğitimi neden zorunlu?

Türk siyasal hayatına zorunlu dini eğitim 1982 anayasası ile girdi. Bunun mucidi de Kenan Evren'dir. Kenan Paşa'nın din eğitimini zorunlu hale getirmesinin nedeni olarak fıkra niyetine anlatılan bir olay var. 😃

Kenan Evren malum inançlı biri değildi. Fakat geleneksel olarak bayram namazına gider ve kurban kesermiş. Yine bir bayram günü yeni damadıyla bu işi yapmak istemiş.

Kurbanlıklar almışlar ve bayram namazına gidecekler. Damada sorar, 

- Evladım abdesini al gidiyoruz,
+ ....

Sormayı bir iki kez tekrarlayınca damat demiş: 

- Baba ben abdest almayı bilmiyorum.

Neyse kısaca tarif etmiş.

Bu arada damada tekrar soruyor:

- Evladım senin kurbanı kesecekler, kasaba vekalet verdin mi?
+ Ya baba bugün tatil, noter çalışmıyor ki, nasıl vekalet vereyim? 

😆😆😆

O zaman Evren paşa demiş ki "inançlı olup olmamak önemli değil en azından kültürel olarak bu kadar cahil bir toplum olmamalıyız diye din ve ahlak kültürü dersini zorunlu yaptım."

Not: Kasaba vekalet vermek için, "benim kurbanımı kesmen için seni vekil tayin ettim" demeniz yeter olur. Yani noterlik bir durum yoktur.


Paylaş:

Tarihte saraylar

 

Tarihselcilik elbette yeniden keşfedilmesi gereken bir kavramdır. Bunun için önce tarihi detaylı olarak bilmek, sonra da o günün olay ve olgularını bugünün bilimsel kriterleri içinde yeniden analiz edip değerlendirmek gerekiyor.

Bir örnek vermek gerekirse saraylar. Saraylar genellikle padişahların lüks ve şatafat içinde yaşamak için yaptıkları ultra lüks yapılar olarak düşünülüyor. Sanki 5-6 yıldızlı lüks bir tatil oteli/tesisi imiş gibi algılanır. Halbuki bu algı saraylar için doğru değildir.

Herşeyden önce saraylar o dönemlerin en önemli idari binalarıdır. Hatta sadece bir bina değil, bir site ve kompleks gibidir. Devlet yönetimi ile ilgili tüm işlemlerin görüldüğü yerdir saraylar. İdari teşkilat burada yer alır. Çeşitli meclisler, yargılamalar ve üst mahkemeler, halkın çeşitli istek, şikayet, başvuru ve işlemleri, hanedanlık ailesinin çocuklarının eğitimi, çeşitli bürokrat ve diplomatların eğitimi burada yapılırdı. Protokollar, devlet törenleri, yabancı devlet başkanlarının ve elçilerin ağırlanmaları, devletler arası görüşmeler ve konferanslar burada akdedilirdi.

Padişah ve ailesi (hanedanlık) burada yaşadığı gibi önemli devlet görevlileri de aileleri ile birlikte sarayda yaşarlardı. Keza bir muhafız bölüğü de sarayda kalmaktadır.

Yani tarihte saraylar bir tatil ve lüks içinde yaşanan konaklar değil, devlet yönetiminin yürütüldüğü idari binalardır.


Paylaş:

Ak Parti ve alfabe tartışması

Siyaset bilimi hem lisans hem de yüksek lisans okudum. Her ikisinde de Türk Siyasal Hayatı diye bir ders vardı. Özellikle yüksek lisansta bu derste muhafazakar kesimin cumhuriyet ile ve devlet ile barışık olmadığı fakat Ak parti döneminde muhafazakarların cumhuriyeti ve devleti içselleştirdiğini kabul ettiğini ve sahiplendiğini tartışmıştık.

Ak Parti yöneticilerinden Mahir Ünal'ın "alfabe değişikliği ile halkı bir gecede cahil bıraktılar" şeklindeki meşhur beyanı muhafazakar kesimin cumhuriyet rejimi ve inkılapları ile hala çatışmakta olduğunu gösteriyor.

Alfabe değişikliği Osmanlı döneminde de gündeme gelen ve tartışılan bir konuydu. Örneğin Celal Nuri isminde bir Osmanlı (ittihatçı) aydını 1908'de yazdığı Türk Devrimi isimli kitabında Latin alfabesine geçilmesinin zorunluluğunu belirtmişti.

Alfabe değişimi ile büyük bir kayıp veya büyük bir kazanç elde eldiğine katılmıyorum. Bu konudaki düşüncelerimi geçmiş yıllarda ara ara paylaşmıştım.

Önce kazanç meselesine bakalım: Latin alfabesine geçmek Türk insanının Latin dillerini okuyabilme ve ve öğrenebilmesini kolaylaştırmadı. Çünkü sözgelimi İngilizce'yi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için telafuzda bir ikilik meydana geliyor. Yani İngilizceyi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için daha zor öğreniyoruz. Nitekim istatiksel olarak bakıldığında Türklerin İngilizce ve diğer Latin dillerini öğrenmeleri; Arap, Fars, Hindu, Çin, Rus ve Japon gibi farklı alfabe kullanan diğer milletlerin öğrenmelerinden daha geride duruyor.

Diğer yandan bakarsak, Osmanlıca da Arapça kökenli olsa da bir Arap alfabesi değildir. Arap alfabesi 28 harften oluşurken Osmanlıca 36 harften oluşur. Ayrıca okunma tekniği de Arapça'ya uygun değil. Ben bu zorluğu Osmanlıca çalışmaya başladığımda fark ettim. Arapça biliyordum ve Osmanlıca'yı da Arapça gibi okumaya çalışıyordum. Tabi o şekilde okunmuyor. 😄

Dolayısı ile Osmanlıca da bir Arap alfabesi değildir bir Türk alfabesidir. Kullandığımız Latin alfabesi de öyle.

Paylaş:

30 Eylül 2022 Cuma

Zamanlar dört vakittir


 

Zaman insanın en önemli sermayesidir, bu yüzden zamanın değerlendirilmesi önemli bir olaydır. Zamanı doğru olarak değerlendirmediğimizde ömür elimizden kayar gider.

Zaman değerlendirme ve planlama ile ilgili bir çok öneri vardır. Ancak planlama yapmanın ötesinde zamanları kullanım amacına yönelik olarak tasnif etmek daha önemlidir. O yüzden önce harcadığımız zamanı ve niteliğini tespit etmek gerekir.

Zamanı dört kategoride ele alabiliriz. Önem sırasına göre;

1. Yaşamsal vakitler.

Bu vakitlerde yaptığımız şey hayatımızı sürdürmemiz için gereklidir. Örneğin uyku yaşamsal bir aktivitedir. İnsan uyumadan yaşayamaz. Keza yemek, ibadetler ve para kazanmak için harcadığımız zaman yaşamımız için gereklidir. Ailemizle birlikte geçirdiğimiz vakitler de bu şekilde düşünülmesi gerekir.

2. Kendini geliştirme için ayırdığımız vakitler.

Bir mesleğiniz varsa mesleğinizi geliştirmek için yaptığınız aktiviteler, okuma, öğrenme ve eğitim için harcanan vakitler bu sınıfa girerler. Spor ve egzersiz aktiviteleri de bu şekildedir.

3. Zevk almak için harcanan vakitler.

Eğitimin dışındaki kültürel aktiviteler, hobiler, oyunlar, sinema, film izleme vs. bu kategoriye girer. Keza dostlarla geçirilen zaman ve sosyal medyada geçirilen zaman da bir miktar bu tasnif içinde yer alabilir.

4. Faydasız geçirilen vakitler.

Yukarıdaki üç tasnifin dışında kalan tüm zamanlar ise hemen hemen boşa harcanan zamanlardır.


Paylaş:

12 Eylül 2022 Pazartesi

Demokrasi dalgaları ve askeri darbeler




Huntington'un "Demokrasi Dalgaları" adını verdiği bir teorisi var. Bu politik/sosyolojik analize göre belirli dönemlerde demokratikleşme dalgaları görülmektedir. Keza Huntington bunun tersinden de bahseder. Tersine dalgalar genellikle bir askeri darbe ile görülen demokrasiden uzaklaşma ve otoriterleşme eğilimleridir.

2. Dünya savaşından hemen sonra dünyada büyük bir demokratikleşme dalgası görülmüştür. Keza 1980'lerde ve 2000'lerde ikinci ve üçüncü demokrasi dalgaları görülmüştür.

Askeri darbeler ve tersine demokrasi dalgaları ise 1950'lerin sonları ile 1960'larda görülmüştür. Yine 1970'lerde ikinci bir darbeler dalgası görülmektedir.

2. Dünya savaşından bu yana dünyada 475 darbe girişimi yaşanmış ve bunlardan 236 tanesi başarıya ulaşmıştır.

Dünyada en çok darbelerin görüldüğü yer sırasıyla

Afrika (101)
Latin Amerika (70)
Orta ve Uzak Asya (36)
Ortadoğu ve Arap ülkeleri (21)
Avrupa ( 8 ) şeklindedir.

Yani bu dönemde İspanya, Portekiz ve Yunanistan başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde de askeri darbeler görülmüştür.

Türkiye'de

1960 (27 Mayıs askeri darbesi)
1971 (12 Mart muhtırası)
1997 (28 Şubat postmodern darbesi)
2007 (27 Nisan e-Muhtırası)
2016 (15 Temmuz darbe girişimi)

darbe veya darbe girişimleri görülmüştür.

Darbeler Neden Oluyor?

Gözlem ve analizime göre darbelerin sebebi dış tehditler karşısında ordunun güçlenmesi ve artan militarizasyon karşısında ordunun sivil siyaset ve bürokrasiden daha güçlü hale gelmesidir. Bu durumlarda ordu ana özne haline gelmeye başlar ve sivil siyasete ayar vermeye onu yönlendirmeye yıkmaya ve tehdit etmeye başlar.

Türkiye özelinde bakarsak ordunun 2. Dünya Savaşından sonra bu kadar güçlenmesinin askeri yatırımların bu kadar büyümesinin ana sebebi artan Rus yayılmacılığı tehdididir. Hatırlanacağı gibi Rusya 2. Dünya Savaşından sonra Türkiye'den toprak ve boğazların yönetimini istemiştir. Türkiye bu tehdit karşısında NATO'ya girmeye çalışmış ve NATO vizyon ve misyonu çerçevesinde de askeri kapasitesini arttırmak zorunda kalmıştır.

Yani Türkiye'deki darbelerin bir sebebi de Rusya'dır dersek yanılmış olmayız.

Paylaş:

3 Eylül 2022 Cumartesi

Celal Şengör'e soruşturma

Dini bütün savcılarımız şimdi de Celal Şengör hakkında soruşturma başlatmış ve ifade vermeye çağırmışlar. Sosyal medyada da "Haddini bil celal şengör" twitleri gırla gidiyordur herhalde.

Jeoloji profesörü Celal Şengör Fatih Altaylı ile katıldığı bir programda tarihi olarak Musa ve İbrahim'in yaşamadığı öyle birilerinin olmadığı iddiasını dile getirdi. Şengör'ün ifadeleri şöyle:

"Onların hepsi masal. İbrahim diye bir adamın yaşadığı malum değil…Bütün bu söylenen kişiler tarihte yok. Bunların hepsi o üç tane kutsal kitap denilen aslında… (Altaylı burada müdahale ediyor, Celal girme oralara!) Hayır ama bu önemli Suriye din geleneği Mezopotamya din geleneğinden türemiş bir yan branştır. Bizim bugün İbrahimi dinler dediğimiz işte Musevilik, Hristiyanlık, arkasından İslam yani Museviliğe bakıyorsun Musa peygamber diyorlar. O adamı da tarih bilmiyor. Yok öyle bir isim. Musevilerin kitabında bir Mısır’dan çıkış vardır meşhur. Yok öyle bir olay. Yani incelendi, yayınlandı."

Bilim camialarında bu tür iddiaları dile getirenler var. Hatta tarihsel olarak İsa da Muhammed de yaşamadı diyenler bile var. Elbette bu yaklaşımlar da bilimsel ve yansız olmayıp ideolojiktir. Mısırdan çıkış olayı yok diyor mesela. İncelenmiş öyle bir olay yokmuş. İnceleyen kişi Mısır kaynaklarına bakmış. Orada bulamadığı için yok sayıyor. Peki İbranilerin kaynaklarını niye yok sayıyorsunuz? Bundan en az 2600 yıl önceki yazılı İbrani kaynaklarında bu olaylar yer alıyor.

Tarihte yazı ve anlatı her zaman senkron şeklinde ilerlemiyor ki. Mesela Büyük Sargon'un MÖ 23 yüzyılda yaşandığı söyleniyor. Fakat onun hayatını anlatan kil tablet ondan 16 yüzyıl sonra Asurbanipal döneminde yazılmıştır. MÖ 7 yüzyılda kendisinden 16 yüzyıl önce yaşayan Sargon'un hayatını anlatan kil tablet bilimsel oluyor da MÖ 7 yüzyılda yazılı olduğu kesin olan Tevrattaki İbrahim ve Musa nın hayatı neden hikaye oluyor?

Bu konular büyük oranda Freud'un başının altından çıkmıştır. Bir Yahudi olmasına rağmen Freud da Musa kitabında Musa denilen kişinin aslında bir Mısır prensi olduğunu, İbrani olarak bir Musa'nın olmadığını anlatmaya çalışır. İbranilerin tüm kaynaklarını yok sayar. Freud Kutsal kitabın (Tevrat) da Babil sürgünü döneminde (MÖ 6-7 yy) da yazıldığını iddia eder. Böyle olsa bile bir çok Asur kitabesinden daha eskidir. Sümer kitabeleri diyoruz ya, onların hepsi çok eski değil ki. Sümerce dili ile yazılmış ve MS 50. yıla tarihlenen kitabeler bile var. Asur kitabeleri de öyle.

Ancak Celal Şengör gibi popüler bilim çalışmaları yapan birine bu iddiaları dile getirdiği için soruşturma başlatmak ciddi bir problemdir. Bize düşen içimizdeki uzmanların aydınların tarihçi ve antropologların bu konulara eğilmesi ve bilimsel cevaplar vermesidir.


 

Paylaş:

1 Eylül 2022 Perşembe

Gülşen ve İmam Hatip

 Gülşen hakkında da bir uzman görüşü belirteyim 😃

Gülşen isimli sanatçının "o imam hatipte okumuş sapıklığı ordan geliyor" ifadesini kullandığı bir videosu servis edilmiş ve sosyal medyada büyük tepki toplamıştı. Bunun üzerine bir cumhuriyet savcısı soruşturmayı tamamlayıp kovuşturmayı açmış. Mahkeme de tutuklu yargılanmasına karar vererek kadını cezaevine göndermişti.

Gülşen savunmasında konuşmasının kendi müzik ekibi arasında geçtiğini, halka açık bir yerde olmadığını söyledi. Dediğine göre çalgıcı ve sahne arkadaşları arasında "İmam" lakabını verdikleri "Miraç" isimli bir arkadaşı varmış. İmam filan değil ama kendi aralarında kullandıkları bir lakap imiş. Ekibindekilere "sahnedeki şarkım bitince beni taşıyarak sahneden çıkarın" demiş, arkadaşları da "seni imam taşısın" diye espiri yapmışlar Gülşen de yine espiri ile "o imam hatipte okumuş, sapıklığı ordan geliyor" demiş.

Mahkemedeki ifadesi böyle. Kendi ekibiyle aralarındaki bir şakalaşma. Çirkin mi? Bize göre çirkin. Ama kendisini erkeklerin taşıyarak sahneden çıkarmasını isteyen ve dinle herhangi bir bağı olmayan Gülşen gibi bir insan için normal. Ancak bunu bir hedef kitlenin önünde söylemedi. Sahnede söylemedi. Bunun üzerine sosyal medyada Gülşen'in tutuklanması yönünde büyük bir kampanya başlatıldı.

Çıkarıldığı Sulh Ceza Mahkemesinde tutukluluğuna karar verilerek cezaevine gönderildi. Bundan sonra Gülşen İmam Hatiplilerden alenen özür diledi. Daha sonra tutukluluğu kaldırıldırılıp serbest bırakıldı.

Gülşen de bir anda mağdur ve kahraman oldu.

Olayın haber kısmı böyle.

***

Gel gelelim değerlendirmeye.

Öncelikle kapalı kapılar ardındaki bu videoları kim servis ediyor? Amacı nedir? Nitekim Musa Eroğlu'nun videosu da bu şekilde servis edilmiştir. Bu karanlık odaklar her kimse bir "politika mühendisliği" uyguluyor.

Gülşen hakkında soruşturma ve kovuşturma açılması doğrudur. Çünkü bir kesimi hedef alan sözler sarfetmiştir. Halka malolan bir sanatçının "halkı kin ve düşmanlığa sevkedecek" veya "dini değerleri aşağılayacak" tavırlardan uzak durması gerekir. Çünkü Türk Ceza Kanununda bunu yapmak suçtur. Ancak Sulh Ceza Hakimliğinin Gülşen'in tutukluluğuna karar vermesi de elbette yanlıştır. Aşırı bir tepkidir. Neticede Gülşen'in sözü insanları sokağa dökecek bir söz değildir. Delilleri karartacak bir durumu olmadığı gibi, ağır ceza gerektiren "katalog suçları" arasında da yer almaz. Dolayısıyla aslolan tutuksuz yargılanmasıdır. Tutukluluğuna karar verilmesi ise bir "güvenlik tedbiri"dir. Ortada güvenlik tedbirini gerektiren bir durum yoktur.

Kemal Kılıçdaroğlu Gülşeni tutuklayan savcı ve hakime "o hakim ve savcılara sesleniyorum, sanatçıyı derhal bırakın" dedi. Anayasanın 138. maddesi ise şöyle diyor: "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz." Yani ana muhalefet partisi lideri hakime ve mahkemeye parmak sallayıp "derhal bırakın" diyemeyeceğini bilmiyor mu? Bunu bilmiyen kişiler neden siyasi parti liderliği yapıyorlar?

Son tahlilde Gülşen'in mahkemedeki açıklaması bana inandırıcı geldi. Gülşenin sözleri halka açık bir ifade olmadığı için "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" de sayılmaması gerekirdi. Bu açıklamadan sonra halen tutukluluğuna karar verilmesi mahkemelerin ciddi bir sosyyal baskı altında olduğunu gösterir.

Mahkemelerin sosyal baskı altında olması iyidir, ancak iktidar veya muhalefet tarafından mahkemelere siyasi baskı kurulması, hukuk devleti anlayışına zarar verir.


 

Paylaş:

31 Ağustos 2022 Çarşamba

Atatürk Milliyetçiliği

Atatürk milliyetçiliği diye bir kavram var. Bu kavram 1982 anayasa metninde de geçmektedir. 1961 anayasası Türk Milliyetçiliği'ne vurgu yaparken 1982 anayasasında bu ifade değişmiş ve Atatürk Milliyetçiliği şeklinde kullanılmıştır.

Peki Türk milliyetçiliği ile Atatürk milliyetçiliği arasındaki fark nedir?

Türk milliyetçiliği Türk kavmi ve Türk ırkı ile ilgilidir. Bu yüzden tüm Türk topluluklarını kuşatır. Buna Büyük Türk Birliği merkezli Turan milliyetçiliği de denebilir. Atatürk milliyetçiliği ise Anadolu coğrafyası ile sınırlıdır ve tam olarak Türkiyelilik milliyetçiliğidir.

Atatürk ırka ve dine dayalı milliyetçiliği reddeder ve vatandaşlık bağına dayanan milliyetçiliği yani Türkiyeliliği savunur. Atatürke göre kendini Türk kabul eden her vatandaş Türktür. Bu yüzden "Ne mutlu Türke" dememiş, "Ne mutlu Türküm diyene" demiştir. Yani bir Kürt de olsan, bir Çerkez veya bir Arap da olsan, Türküm dediğin zaman Atatürke göre sen bir Türk'sün. Zaten anayasanın 66. maddesinde de "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" demektedir. Bu maddedeki hüküm 1924 anayasasından beri değişmeden kalmıştır.

Bunun dışında Atatürk Anadolu dışındaki Türk toplulukları ile de bir bağ kurmamıştır. Atatürk Nutuk'ta büyük Türk birliği ülküsü olan Turancılığı da reddeder. Mesela Enver paşa Orta asyaya kadar gidip Türklük savaşı verirken Atatürk Anadolu dışındakilerle ilgilenmemiştir.

Toparlayacak olursak Atatürk milliyetçiliği bir ırk/kavim milliyetçiliğinden ziyade bir ulus milliyetçiliğidir. Buna göre Türkiye'de yaşayan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da Türk'tür.

Peki Türkçüler ve Kürtçüler Atatürk milliyetçiliğinin bu anlama geldiğini biliyor mudur?


 

 

Paylaş:

30 Ağustos 2022 Salı

Fakirler zenginlerden daha çok harcama yapar

 Aslında fakirler zenginlerden daha çok harcama yapar. Çünkü zengin tutumlu olmayı öğrendiği ve kazandığından daha azını harcadığı için zengin olmuştur. Fakir de kazandığının tümünü harcadığı ve bir tasarruf kültürü edinemediği için fakir kalmıştır.

Bu bir ironi değil. Gerçek budur 😃

Çünkü insanın ihtiyaçları gelirine göre otomatikman genişleme özelliği gösterir. Çok az geliriniz vardı ve bir şey biriktiremiyordunuz. Sonra geliriniz biraz artar ve buna bağlı olarak harcama düzeyiniz de değişir ve tüm maaşınızı harcayacak bir şeyler bulacaksınız.

Diyelim ki düz memursun maaşın 8 bin lira. Kıt kanaat geçiniyorsun. Sonra başka bir şeye atanırsın bürokrat olursun maaşın 30 bine çıkar. Hemen herşeyi değiştirmeye başlarsın evin semtin alışveriş yaptığın marketin tüm mobilyaların senin ve çocukların kıyafetleri varsa araban çocukların okulları vs vs. Ee artık çocukların koleje gitmeye yakışır, bürokrat adamsın yani ayıptır. Eskiden 8 bin yetmiyordu. Bir anda 30 binin de yetmediğini göreceksin. 😆

Halbuki zenginin durumu böyle değildir. Zenginin ilk kuralı kazandığından daha az harcamaktır. Böylece asgari ücret bile alsan para biriktiriyor olacaksın demektir. İkincisi fakir harcama yapmaktan mutlu olur. Zengin ise kazandığı ve biriktirdiği zaman mutlu olur. Bunun için de tüketimini kontrol altına almaya çalışır. Mesela fakir gider 36 ay taksitle iPhone alır, zengin ise şirketinde kullandığı kartların parapuanlarını biriktirip onunla iPhone alır veya tatile gider. 😃

Bu yüzden fakir tüketim harcamasını maksimize ederken zengin onu minimize etmesi gerektiğini bilir ve öyle davranır. Zaten bu yüzden zengin olur. 😃



Paylaş:

2 Haziran 2022 Perşembe

Zenginlik ve Sağlık Göstergesi Olarak ŞİŞMANLIK


Sabah bir arkadaşım Whatsapp'tan Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin bir aforizmasını benimle paylaştı ve görüşümü sordu:

"Az yiyenin hekimle, düz gidenin hakimle işi olmaz."

Ben bunun doğru olmadığını düşündüğümü söyledim. Burada basitçe bir anakronizm durumu var. Bizim ve bu çağın insanlarının anlamadığı konu şu:

Eskiden insanlar açlıktan ölürdü şimdi tokluktan

Şimdiki zamana kadar insanlar hiçbir zaman doymamıştı. İstisnalardan bahsetmiyoruz. İnsanlığın, toplumların genel durumundan bahsediyoruz. Tokluk bu çağa özgü bir durumdur.

Düşünün ki Osmanlı sarayında bile günde sadece iki öğün yemek yeniliyordu. Klasik Arapça'da iki yemek öğünü adı var. غضاء gada ve عشاء 'eşa. Gada (kahvaltı) kuşluk vaktinde yenirdi. Yani sabah çalışma başlangıcından 2-3 saat sonra. 'Eşa ise akşam yemeğidir ve güneşin batımına yakın yenirdi. Bu öğün düzeni benim çocukluğumda da köylerde uygulanıyordu. Osmanlı sarayında ki öğün düzeninin de böyle olduğu biliniyor. Muhtemelen üç öğün uygulaması sanayi devrimi ve işçilerin artan ağır ve uzun mesailerinin bir sonucudur.

Özellikle 2. Dünya savaşından sonra tüm dünyada büyük bir bolluk ve genişleme yaşandı. Bin yıllar süren ağır ve yorucu savaşlar durdu. Devletler ticarete ve refahı halka yaymaya odaklandı. Halk sağlığı ve halk eğitim öne çıktı. Modern çağa kadar halk eğitimi ve halk sağlığı uygulaması söz konusu değildir. Evet Sümerlerden beri eğitim vardı ama eğitim belirli bir azınlık içindi ve birebir eğitim sözkonusu idi. Sınıf eğitimi (sınıfta eğitim) 150-200 yıllık bir uygulamadır. Halk sağlığı da böyledir. Sarayların ve derebeylerinin tabipleri vardı. Ama halka hizmet veren bir tababet (doktorluk) ve hastahane söz konusu değildir. Halkı geçin, orduda bile sağlık hizmetleri söz konusu değildi. Tarihte ilk toplu sağlık hizmetinin uygulandığı yer Kırım savaşıdır (1853-6). Florence Nightingale isimli bir hemşire Kırım Savaşında profesyonel bir yaklaşım sergileyerek hastabakıcığı ve kamu sağlığı fikrinin temellerini atmıştır. Elbette halkın arasında otacılar, çıkıkçılar, üfürükçüler vs vardı. Fakat tarihte bir kamu hizmeti olarak doktorluk sözkonusu değildir.

Tekrar konuya dönecek olursak şişmanlık şimdiki gibi hastalık anlamına gelmiyordu hiçbir zaman. Bilakis zengin, sağlıklı güçlü bir insanı temsil ediyordu ve şişmanlık nadir görülen bir durumdu. Ben bile çocukluğumda hatırlıyorum. Pişmaniye satıcısının nakaratı şöyle idi:

"Pişmaniye yiyen şişman olur
Yemeyen pişman olur." 😃

Atatürk döneminde 4 tane şeker fabrikası kurulur. Bunun üzerine Atatürk şöyle der: "Şeker fabrikası sayısını 20 ye çıkaramadıkça gürbüz çocuklarımız olamayacaktır."

Kuranı Kerimde bile şişmanlık övülmüştür. Cehennemde zakkum ağacının olduğunu ve onu yiyenin ne açlığını giderdiği ne de şişmanlattığını söyler.

Şimdiki doktorlar da şeker zehir diyor. Bu da başka bir ironi. Fakat beni en çok şaşırtan şekerin zehir olduğunu savunanlar arasında şeker fabrikalarının satılmasının ülkeye ihanet olduğunu savunanlardır.

Neyse bu da ayrı bir konu. 😅

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *