1 Aralık 2022 Perşembe

Görünüş aldatıcı olabilir

 


Siz aşağıdaki videoda ne görüyorsunuz?

Tüyü yeni bitmiş kapşonlu bir lise öğrencisi bu herkül gibi kuvvetli vücutçunun bileğini böyle bükebilir mi? 😃😃

Her zaman söylediğim bir şey var, "Görünüş aldatıcı olabilir".

Çocuğu biraz araştırdım ve instagram hesabını buldum. Bir Rus, isminin nasıl telafuz edildiğini bilmiyorum. Bilek güreşi üzerinde uzmanlaşmış ve çok ciddi bir şekilde ağırlık çalışıyor. Fakat videoda kapşonu giydiği için kasları da görünmüyor.

 

Genç adamın Instagram hesabı:

https://www.instagram.com/bitarovmakx/

 

Şurdaki de başka bir görüntü aldatması:

https://www.instagram.com/p/CisYDIttVto

😀


Paylaş:

24 Kasım 2022 Perşembe

Kesebe ve İktesebe farkı nedir

Taziye evinde imam Kuran okuyordu. Bakara süresinin son ayeti. Bir şey farkettim.

Ayet şöyle:

La yükellifullahu nefsen illa vüs'aha. Leha ma kesebet ve aleyha maktesebet.

Meali yaklaşık olarak şöyle:

Allah bir nefse potansiyelinin üzerinde bir yükümlülük koymaz. Kesbettiği lehine, iktisap ettiği de aleyhinedir.

Ayette geçen kesbetmek ile iktisap etmek sözlüklerde aynı anlamda iken burada kesbetmeyi sevaplar iktisap etmeyi ise günahlar için kullanmıştır. Neden? Ne farkı var?

Farkı şu:

Kesbetmek bir kişinin kendi çabasına ve eylemlerine bağlı olmayan daha geniş bir kazanımı ifade eder. Misal hiç tanımadığınız ve eylemlerinizle hiç alakası olmayan birisi size hayır duasında bulununca bu sizin kesbiniz içinde yer alır ve lehinize kabul edilir.

İktisap ise sadece sizin kendi amel ve çabanıza bağlı olan kazançtır. Dolayısı ile sizin eylemleriniz ile bağlantılı olmayan sonuçlar iktisap içinde değerlendirilmez. Bu bağlamda hiç tanımadığınız ve sizinle alakası olmayan birisi size beddua ederse bu sizin aleyhinize işlemeyecek ve günah müktesebatınıza yazılmayacaktır. Yani kişiye sadece kendi amellerinin sonucuyla alakalı olan günahlar yazılır.

Kuran'daki bu incelikler muazzam.


 

Paylaş:

22 Kasım 2022 Salı

Yaşlı erkek genç kadın mı?

Yaşı ilerlemiş erkekler evlenmek için genelde genç ve güzel kadınlara bakıyorlar. Ee genç olunca güzel de oluyor. Böylece yaşını başını almış bir erkek bile çok genç kadını istiyor.

Halbuki bu doğru değil. Zaten sürdürülebilir de değildir. Büyük yaş farkına rağmen birliktelikleri devam edebilen çiftler nadir görülür.

Evlilik ve birliktelik sadece tensel temastan ibaret değildir. Diyelim sen 55 yaşındasın ama o 25... Bir eş değil bir çocuk aldın. Hayata bakışınız, ilişkiden beklentileriniz aynı olmayacak. Bu yüzden bu yuva ilk virajda çatlayacak.

Arada makul bir orantı olması gerekir. Genellikle kadının eşinden biraz daha genç olması tabi ki iyidir. Bana göre ideali 5 ila 15 yaş arasıdır. Ama 20'den fazlası birbirine aşık olsalar bile fiziken de uygun değildir.

Şimdi başka bir bilgi vereyim:

Erkeğin cinsel performansı 35 yaşından sonra azalma eğilimine girer. Kadınsa 30 yaşından sonra cinsel bakımdan daha da güçlenir. Şimdi 55 yaşındaki amca 40 yaşındaki kadını istemiyor. Neden çünkü cinsel bakımdan ondan daha geridir. 25 yaşındakinin daha dengeli olacağını düşünür. Ama 15 sene sonra o kadınlığının doruğuna vardığında sen çöp olacaksın.

Fakat bu işin sadece cinsel/tensel boyutu. Bir kadın sadece fiziki için değil; aklı, bilgisi, görgüsü, anlayışı, mizacı, kültürü ve donanımı da bir o kadar önemlidir. Hatta evlendikten sonra bunlar daha önemli hale gelir. Bazen kendinden bir kaç yaş büyük bir kadın bile en ideal eş olabilir.



Paylaş:

9 Kasım 2022 Çarşamba

Ekmek yemenin ahlaki üstünlüğü

Ekmek üreticileri sendikası başkanı Cihan Kolivar "Ekmek toplumların temel gıdası değil, aptal toplumların temel gıda maddesidir" beyanında bulunmuş.

Şimdi bu arkadaş örneğin ET Üreticileri Sendikası başkanı olsaydı anlardık da EKMEK sektöründe çalışıyor yani. Ayıp değil mi?

İnsanın her şeyden önce yaptığı işe, çalıştığı sektöre saygısı olması lazım. Ben Ekmek Üreticileri sendika başkanı olsaydım ekmeği tazim eder, anıtını dikerdim. Adam ekmeğe ve ekmek tüketicilerine hakaret ediyor 😃

Ekmek Yiyenler Aptal mı?

Ekmek yiyenlerin aptal olduğunu söyleyenler sallıyor. Hayret verici bir iddiadır bu. Gerçeklikle alakası yok. Zaten Kolivar da o sözü siyasi anlamda söyledi. Neymiş çok ekmek yediğimiz için 20 yıl iktidar değişmiyormuşuz. Bir de Japonya örneği veriyor. Halbuki Japonya örneği tam da onu yalanlıyor. Japonya'da 1500 yıldır aynı hanedanlık imparator olarak hüküm sürüyor. Demek ki iktidar değişimi ekmek yemekle olmuyormuş.

İnsanlar bir milyon yıl boyunca avcı toplayıcı olarak sadece et ile beslendi ve bir milyon yıl geçmesine rağmen zekalarında bir ilerleme olmadı. Ne zaman ki tarımı tahılı ve buğdayı keşfetti işte o zaman insanlık büyük bir sıçrama yaptı. Ayrıntı için "Tarım devrimi"ne bakınız.

Uygarlık tarihinin söylediği budur.

Günümüzde de üniversite sınavı sonuçları üzerinde araştırma yapılsın. Zengin olup et tüketen elitistlerin çocukları mi daha başarılı yoksa ekmek tüketen taşra çocukları mı?

Öyle afaki elitist sallamasıyla olmuyor. Gerçek bilimsel veri gösterin. 

Ekmek Neden Kutsal?

Şöyle söyleyeyim: Bir milyonluk upuzun insanlık tarihinde hiçbir icat ekmeğin ve tahılın ve dolayısı ile tarımın icadı kadar önemli bir etki yaratamamıştır. Bu icat uygarlığın ortaya çıkmasını, insanların avcı toplayıcılıktan yerleşik hayata geçmesini, mülkiyet kavramının doğuşunu, artı ürün ve ticaretin meydana gelmesini, siyasal ve askeri güçlerin yükselişini, yazının sanatın tekniğin icadı ve daha nice ilerleme ve gelişmeyi sağlamıştır. İşte bütün bunları ekmeğe ve tahıla borçluyuz. 

Ekmek üretimi stoklaması kolaydır ve toplumları doyurur. Dünyanın en gelişmiş ve en zengin ülkesi olmasına rağmen Amerikan toplumu etçil bir toplumdur ve her etçil toplumda olduğu gibi açlık orada da çok yaygındır. Belirli bir kesim açtır. Halbuki ekmekçil toplumlarda açlık daha az görülür.

Ekmek Yemenin Ahlaki Üstünlüğü

Ekmek yemenin et yemeğe ahlaki üstünlüğü de vardır. Beslenmek için bir başka canlıyı öldürmüyorsun. Halbuki et yemekle içimizdeki vahşi hayvanı beslemiş oluyoruz. Et yiyen toplumların özelliği de zeki olmaları değil, tamahkar ve saldırgan olmalarıdır.

Ekmek yiyen toplumlar daha barışçıl daha insani daha demokratik ve daha adil olurlar. Et yiyen toplumlarda olduğu gibi toplumun bir kesiminin açlığı söz konusu da olmaz. Ekmek herkesi doyurur.

Et yemek ise elitlere özgü olduğu için geriye kalan büyük bir kesim açlık çeker. Dışa karşı saldırgan bir toplum olduğu gibi kendi içinde eşitsiz bir gelir dağılımı barındırır.



Paylaş:

Sessiz Bahar / Rachel Carson

Rachel Carson tarafından 1956'da yazılan Sessiz Bahar kitabı Çevre devriminin başlatıcısı oldu. Kitap o kadar etkili oldu ki hem çok büyük bir farkındalık yarattı hem de çevre koruma hareketinin büyük bir itkisi haline geldi.

Bir biyolog olan Rachel Carson tarımda kullanılan böcek ilaçlarının çevredeki kuşların ölümüne sebep olması üzerine harekete geçerek tarımda kullanılan böcek ilaçlarının ve çeşitli kimyasal ilaçların ne kadar zararlı ve zehirli olduğunu ve çevreyi nasıl bozduğunu kanıtlamaya çalışmıştır.

Bu kitap epey süredir okuma listemde duruyordu ve ben de yakın bir zamanda okudum.

Carson diyor ki, kullanılan ilaçlardaki zehirler yağmur ve toprak yoluyla bitkilere, oradan yeraltı sularına, nehirlere, o nehirlerin suladığı daha uzak topraklardaki tarım alanlarına kadar yayılıyor. Oradaki diğer böceklere ve tarım ürünlerine taşınıyor. Bu taşınan zehir miktarı milyonda 5 gibi küçük bir rakam ancak bu milyonda 5'lik oran böceklerin vücudunda bazen 100 kat artıyor. Böylece ilaçlamanın yapılmadığı uzak bölgelerdeki kuşlar böcekleri yedikleri zaman doğrudan zehirleniyorlar. Besin zincirindeki canlıdan canlıya geçtikçe artarak katlanabiliyor.

Bitkileri ve yoncaları yiyen hayvanların kanına ve sütüne artarak karışıyor. Yani tarımın üzerinde kullanılan ilaçlar tarımı olumsuz etkilediği kadar bu süreçteki et üretimine çok daha fazla yayılıyor.

Meraklısı olanlara kitabı hararetle tavsiye ederim.



Paylaş:

8 Kasım 2022 Salı

Hangi meal iyidir?

Aslında çok fazla meal okumadığım için bu soruya vereceğim cevap eksik kalacak. Ben Arapça bildiğim için Kuran'ın hemen hemen tümünü anlayabiliyorum. Elbette anlaması zor olan bazı müşkül ve müteşabih ayetler de vardır. Fakat muhkem olan ayetleri size tefsir edebilirim. Bu yüzden meal okumuyorum. Doğrudan Arapça'sını okuyorum.

Hangi mealin iyi olduğu konusuna gelince açıkçası tüm mealleri tanımıyorum. Fakat görece olarak iyi olduğunu bildiğim bazı mealler var. Anlatımları orijinal ve kopya da değiller. Hata oranları daha azdır. Karşılaştırmalı okurken bunlara daha fazla itibar edebilirsiniz.

Peki okumadığın halde nerden biliyorsun diyeceksiniz? Zaman zaman bazı ayetlerde karşılaştırmalı incelemeler yapıyorum. Benim deneyimim bu yönde. İtibar edip etmemek size kalmış.

  1. Elmalı Hamdi meali. Zaten Türkiye'deki meallerin çoğu bunun kopyasıdır.
  2. Diyanetin eski meali
  3. Süleyman Ateş
  4. Ali Bulaç
  5. Ahmet Varol
  6. Yaşar Nuri Öztürk
  7. Abdulbaki Gölpınarlı. Ancak bu yazar Şii olduğu için Ehli beyt yorumlarının olduğu ayetlere dikkat etmek gerekir. Bunu zikretmenin sebebi mealinin orijinal olması.

 




Paylaş:

5 Kasım 2022 Cumartesi

Bilgiçlik Sendromu

Küçükken Ramazan'da iftardan hemen sonra mahallenin camisine gider ve yatsı vaktine kadar beklerdik. Bu arada rahmetli imamımız sevgili Molla Münir (Çiçek) bize bir konuyu açar ve sohbet/vaaz ederdi. Birgün öylece sessiz oturuyordu. Cemaatten biri hoca bize bir vaaz eder misin? dedi, beri ki "Ama hocam Ademden bu yana olan konuları biliyoruz, Ademden öte bir şey varsa onu anlat" diye uyarıda bulundu. İşte ben buna "bilgiçlik sendromu" diyorum.

Bu "bilgiçlik sendromu"na biz de yakalanıyoruz.

Vaazlarla ve Cuma hutbeleri ile pek aram yok. Zaten az işittiğim için hutbeyi de pek dinlemiyorum. Fakat dinlediğim zamanlar da malesef haz alamıyordum. İmamların vaazlarda ve minberlerde anlattıkları konular ve anlatma biçimleri o kadar basit ve sıradan tekrara dönüştü ki artık kendini bilgili sanan biz gibi daimi müminlere yavan geliyor.

Hakikaten bilmediğimiz ne anlatabilir ki?

Fakat bir gün hatamı anladım. Ben ve benim gibi ukalalar biliyor olsak da cami cemaati içinde bu konuları bilmeyen insanlar var. Her insan ve her kuşak sıfır bilgi ile doğar ve bilginin en basitinden başlayarak öğrenmesi gerekir. O zaman İmam ve vaizlerin anlattıklarının kıymetini anladım ve saygı duymaya başladım.

Bu dini konuların dışındaki tüm diğer konular için de geçerli.


Paylaş:

27 Ekim 2022 Perşembe

Din eğitimi neden zorunlu?

Türk siyasal hayatına zorunlu dini eğitim 1982 anayasası ile girdi. Bunun mucidi de Kenan Evren'dir. Kenan Paşa'nın din eğitimini zorunlu hale getirmesinin nedeni olarak fıkra niyetine anlatılan bir olay var. 😃

Kenan Evren malum inançlı biri değildi. Fakat geleneksel olarak bayram namazına gider ve kurban kesermiş. Yine bir bayram günü yeni damadıyla bu işi yapmak istemiş.

Kurbanlıklar almışlar ve bayram namazına gidecekler. Damada sorar, 

- Evladım abdesini al gidiyoruz,
+ ....

Sormayı bir iki kez tekrarlayınca damat demiş: 

- Baba ben abdest almayı bilmiyorum.

Neyse kısaca tarif etmiş.

Bu arada damada tekrar soruyor:

- Evladım senin kurbanı kesecekler, kasaba vekalet verdin mi?
+ Ya baba bugün tatil, noter çalışmıyor ki, nasıl vekalet vereyim? 

😆😆😆

O zaman Evren paşa demiş ki "inançlı olup olmamak önemli değil en azından kültürel olarak bu kadar cahil bir toplum olmamalıyız diye din ve ahlak kültürü dersini zorunlu yaptım."

Not: Kasaba vekalet vermek için, "benim kurbanımı kesmen için seni vekil tayin ettim" demeniz yeter olur. Yani noterlik bir durum yoktur.


Paylaş:

Tarihte saraylar

 

Tarihselcilik elbette yeniden keşfedilmesi gereken bir kavramdır. Bunun için önce tarihi detaylı olarak bilmek, sonra da o günün olay ve olgularını bugünün bilimsel kriterleri içinde yeniden analiz edip değerlendirmek gerekiyor.

Bir örnek vermek gerekirse saraylar. Saraylar genellikle padişahların lüks ve şatafat içinde yaşamak için yaptıkları ultra lüks yapılar olarak düşünülüyor. Sanki 5-6 yıldızlı lüks bir tatil oteli/tesisi imiş gibi algılanır. Halbuki bu algı saraylar için doğru değildir.

Herşeyden önce saraylar o dönemlerin en önemli idari binalarıdır. Hatta sadece bir bina değil, bir site ve kompleks gibidir. Devlet yönetimi ile ilgili tüm işlemlerin görüldüğü yerdir saraylar. İdari teşkilat burada yer alır. Çeşitli meclisler, yargılamalar ve üst mahkemeler, halkın çeşitli istek, şikayet, başvuru ve işlemleri, hanedanlık ailesinin çocuklarının eğitimi, çeşitli bürokrat ve diplomatların eğitimi burada yapılırdı. Protokollar, devlet törenleri, yabancı devlet başkanlarının ve elçilerin ağırlanmaları, devletler arası görüşmeler ve konferanslar burada akdedilirdi.

Padişah ve ailesi (hanedanlık) burada yaşadığı gibi önemli devlet görevlileri de aileleri ile birlikte sarayda yaşarlardı. Keza bir muhafız bölüğü de sarayda kalmaktadır.

Yani tarihte saraylar bir tatil ve lüks içinde yaşanan konaklar değil, devlet yönetiminin yürütüldüğü idari binalardır.


Paylaş:

Ak Parti ve alfabe tartışması

Siyaset bilimi hem lisans hem de yüksek lisans okudum. Her ikisinde de Türk Siyasal Hayatı diye bir ders vardı. Özellikle yüksek lisansta bu derste muhafazakar kesimin cumhuriyet ile ve devlet ile barışık olmadığı fakat Ak parti döneminde muhafazakarların cumhuriyeti ve devleti içselleştirdiğini kabul ettiğini ve sahiplendiğini tartışmıştık.

Ak Parti yöneticilerinden Mahir Ünal'ın "alfabe değişikliği ile halkı bir gecede cahil bıraktılar" şeklindeki meşhur beyanı muhafazakar kesimin cumhuriyet rejimi ve inkılapları ile hala çatışmakta olduğunu gösteriyor.

Alfabe değişikliği Osmanlı döneminde de gündeme gelen ve tartışılan bir konuydu. Örneğin Celal Nuri isminde bir Osmanlı (ittihatçı) aydını 1908'de yazdığı Türk Devrimi isimli kitabında Latin alfabesine geçilmesinin zorunluluğunu belirtmişti.

Alfabe değişimi ile büyük bir kayıp veya büyük bir kazanç elde eldiğine katılmıyorum. Bu konudaki düşüncelerimi geçmiş yıllarda ara ara paylaşmıştım.

Önce kazanç meselesine bakalım: Latin alfabesine geçmek Türk insanının Latin dillerini okuyabilme ve ve öğrenebilmesini kolaylaştırmadı. Çünkü sözgelimi İngilizce'yi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için telafuzda bir ikilik meydana geliyor. Yani İngilizceyi Türkçe gibi okumaya çalıştığımız için daha zor öğreniyoruz. Nitekim istatiksel olarak bakıldığında Türklerin İngilizce ve diğer Latin dillerini öğrenmeleri; Arap, Fars, Hindu, Çin, Rus ve Japon gibi farklı alfabe kullanan diğer milletlerin öğrenmelerinden daha geride duruyor.

Diğer yandan bakarsak, Osmanlıca da Arapça kökenli olsa da bir Arap alfabesi değildir. Arap alfabesi 28 harften oluşurken Osmanlıca 36 harften oluşur. Ayrıca okunma tekniği de Arapça'ya uygun değil. Ben bu zorluğu Osmanlıca çalışmaya başladığımda fark ettim. Arapça biliyordum ve Osmanlıca'yı da Arapça gibi okumaya çalışıyordum. Tabi o şekilde okunmuyor. 😄

Dolayısı ile Osmanlıca da bir Arap alfabesi değildir bir Türk alfabesidir. Kullandığımız Latin alfabesi de öyle.

Paylaş:

Blog Arşivi

İletişim

Ad

E-posta *

Mesaj *