Ben çok büyük zulüm haksızlık ve düşmanlık yapan kişiler haricinde ölülerin ardından olumsuz konuşulmasını tasvip etmiyorum. Fakat kanımca bir insanın arkasından iyi konuşulmasını da hakketmesi gerekir. Değilse kişi hakkında susmak en iyisidir.
Volkan Konak'ın ölümü üzerine her zaman olduğu gibi yine sosyal medya bölünmüş ve çalkalanmış durumda. Genelde dindar kesimin arkasından onun iyi konuşmadıklarını gördüğümden hemen onu araştırmaya giriştim, twitter'ında paylaştığı twitlere ve yaptığı konuşmalara, paylaşımlara baktım. Volkan'ın laik-dindar çatışmasında açıkça taraf olduğu ve dindar kesime karşı olduğu twitter paylaşımlarından da anlaşılabilir. Ayrıca "ben ölünce beni gömmeyin, beni yakın, küllerimi de Karadenize ve Trabzona serpin" dediği de konuşuluyor. Bunun salt bir bireysel inançsızlığın gereği mi, yoksa toplumun inanç ve değerlerine bir tepki göstergesi mi olduğu tartışma ve yoruma açık.
Benim bu konudaki genel tespitlerim şöyle:
Türkiye müslümanlarının ve İslamcılarının diğer müslüman toplumlardan daha fazla hoşgörülü olduğunu söyleyebiliriz. Yani dindarlık ile uyuşmayan bir yaşam biçiminiz varsa bu Türkiye müslümanları ve İslamcıları için sorun teşkil etmez. Ama siz dindarlığa ve islamcılığa saldırıyorsanız o başka.
Yakın bir dönemde Müslüm Gürses, Cüneyt Arkın, Ferdi Tayfur, Filiz Akın, Kenan Işık, Ahu Tuğba, Erkin Koray ve hatırlayamadığım yada ismini bilmediğim diğer bazı ünlüler öldü. Ben bunların arkasından kötü bir söz söyleyen bir dindar görmedim. Neden, halbuki bu insanların yaşam biçimleri hiçbir şekilde islam ile uyuşmuyordu. Hatta bunların sadece bireysel yaşamları değil, icra ettikleri sanatları da İslam'a uygun değildi.
Burada kişilerin hayatlarının ve hatta sanatlarının İslam ile uyuşup uyuşmaması değil, İslam ve müslümanlara karşı olumsuz davranışları, sözleri ve tavırları etkili oluyor.
Yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Kaya da "öldükten sonra beni yakın" demişti. Fakat bu sözünden dolayı Ahmet Kaya'ya laf söyleyen bir dindar hatırlamıyorum. Ahmet Kaya ömrünün sonlarına doğru Diyarbakırda verdiği bir konferansın ardından söylediği sözler özellikle milliyetçi tayfa tarafından hedef alınmasına sebep olmuştu.
Kemal Sunal'ın politik duruşu bellidir ve muhafazakar karşıtı sol çizgisi oldukça belirgindir. Filmlerinin çoğu Aziz Nesin'in kitaplarından uyarlanmıştır. Ama hepimiz filmlerini izledik sevdik, üzerimize alınmadık. Aynı şey İlyas Salman için de geçerli idi. Banker Bilo'nun burjuva ve muhazakar karşıtı rolleri bir dindarı hiçbir zaman rahatsız etmedi. Ama son zamanlarda İlyas Salman sosyal medya aracılığı ile dindar kesimi hedef alan açık mesajlar veriyor ve bu polemiğin ve çatışmanın bir parçası oluyor. Bu durumda hedef aldığı kesimlerce onun sanatına saygı gösterilmeyeceği açıktır.
Aslında anlatmak istediğim şudur:
Sanat yaratıcılığın ve hayal gücün ifade biçimi olarak tanımlanır. Eğer bu tanımı daha da daraltırsak "sanatın bir ifade biçimi olduğunu" söylememiz gerekir. Sanatçılar kendi mesajlarını, umutlarını hayallerini düşüncelerini korkularını ve ümitlerini sanatsal yaratıcılık yoluyla aktarırlar. Bu yönüyle sanat toplumsal değişimin başlatıcısı ve temel bir dinamiği olduğu kabul edilir. Dolayısı ile bir sanatçının sanat yoluyla verdiği mesajlar hedef kitlenin inancına aykırı olsa da tolere edilebilir. Fakat sanatçı bizzat sanatı yerine kendisi bir özne olarak kamplaştırıcı faaliyette bulunduğunda aynı tolerasyon gösterilmez.
İyi sanatçılar hangi düşünceden olurlarsa olsunlar düşüncelerini icra ettikleri sanatlarında verirler. Kötü sanatçılar ise düşüncelerini Twitter'dan dile getirir ve kamplaştırıcı bir dil kullanırlar. Elbette böyle devam ettiği sürece sataştığı kesimler onların sanatına ve kişiliğine da saygı göstermeyecektir.
1 Nisan 2025 Salı
Ölünün ardından neden olumsuz konuşuluyor
30 Mart 2025 Pazar
Üniversite öğrencisi ile polis polemikleri
Gösterideki üniversite gençleri polisi hedef alıp "Okuyabilseydiniz Polis Olmazdınız" diye pankart açmışlar. Kendini Aristo sanan cahiller 😃
Bugün yüksek puanla girilen ODTÜ, Boğaziçi, Galatasaray Üniversiteleri öğrencilerini, hatta puanı yüksek olmayan herhangi bir üniversitenin öğrencilerini, yani üniversite öğrencilerinin tümünü polislik sınavına soksan beşte biri (%20) ya kazanabilir yada kazanamaz. Benim tahminim o kadar. Çünkü üniversiteye girmek için "bilişsel yetenek" yeterli iken polis olabilmek için buna ek olarak "duyuşsal yetenek" ve "psiko motor yetenek" de gereklidir.
Her şeyden önce KPSS'den belirli bir yeterlilik puanı alması gerekir, ek olarak mülakatta genel kültürünün ve güncel olaylar hakkındaki bilgilerinin yeterli olması lazım. Polisler kanun ve mevzuat konusunda da bilgili olmak zorundadır.
Polis olabilmek için bunların yanı sıra temel olarak belirli bir boy-pos olması, belirli bir düzeyde kondisyon ve fiziksel dayanıklılığın bulunması gerekir. Koşu, mekik, şınav, engel atlama gibi kısıtlı sürede yapılması gereken çeşitli fiziksel sınavlardan geçerler. Psiko-motor yetenekleri gelişmemiş, geçmişinde spor yapmamış kişilerin büyük çoğunluğu bu sınavdan eleneceklerdir.
Psikolojik dayanıklılık, silah kullanmaya elverişlilik, iletişim kurma becerisinin gelişmiş olması, çevreye, olaylara ve insanlara hızlı adaptasyon kabiliyetinin yüksek olması gerekir. Özgüveni yüksek, diksiyonu düzgün, ikna kabiliyeti güçlü ve stres altında çalışabilen kişiler olması gerekir.
Peki sizce o küçük Aristolarımızın kaçta kaçı bu sınavlardan geçebilirlerdi 😃
***
Polis ODTÜ'lü gence "akıllı olun" demiş. Genç de "ben zaten akıllıyım 500 puan alıp ODTÜ'yü kazanmış kişiyim" deyince Polis de "500 puan alıp ODTÜ'yü kazanmışsın ama üniversiteyi kazanamayan birinin peşinden koşuyorsun" demiş. 😃
Cevap çok zekice...
Fakat bu hep böyle değil midir?
- En yüksek puanı alanlar mühendis ve teknik eleman olur.
- Daha düşük puan getirenler işletme filan okur yönetici olur.
- En düşük puan alanlar veya kazanamayanlar da siyasetçi ve lider olur, herkes de onların peşinden koşar.
500 puan seviyesinde olan kaç siyasi liderimiz var ki? Birisi "Ali Babacan" demişti. ODTÜ'yü birincilikle bitirmiş bir kişidir kendisi. Fakat tam da bu yüzden siyasi liderlik yeteneği yok zaten.
28 Mart 2025 Cuma
İmamoğlu soruşturma ve ifadesi üzerine
Ekrem İmamoğlu'nun savcılıkta geçen ifadesini ve sorgusunu içeren 121 sayfalık belgeyi okudum.
Kısa bir değerlendirme yapacak olursak, Soruların %90'ına "Bu soruyu muhatap kabul etmiyorum, iddiaları şiddetle reddediyorum" şeklinde cevap verdi.
Son sözünde de "ben üç kez İstanbul seçimlerini kazanmış bir kişiyim bana bunları soramazsınız" mealinde uzun bir açıklama yapıyor.
İyi de sana kazandığın seçimlerle ilgili sorular sormuyor ki, senin yönettiğin belediyede senin kurumların, senin adamlarının hakkında ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları bunlar. Üç seçim kazanmak sana "sorulamaz" hakkı veriyorsa o zaman Erdoğan bugüne kadar 30 yıldan beridir girdiği 20'ye yakın bütün seçimleri kazanmış. o zaman ona da kimsenin sormaması gerekir.
Her şeyi normal, temiz, düzgün bir yönetici olsa çıkar her şeyi çatır çatır savunur. Bu telaş, bu panik, bu üstencilik neden?
***
Şimdi deniyor ki, "gizli tanık". Bu konuda da algı yapıyor.
- 4 gizli tanık
- 13 kimliği açık tanık
- 4 müşteki (şikayetçi, davacı)
Gördüğünüz gibi dava gizli tanık beyanlarına dayanmıyor.
Gizli tanıkların ifadeleri de oldukça önemli bilgiler içeriyor ve bu bilgiler Masak raporları ve elde edilmiş olan diğer açık bilgilerle uyum sağlıyor. Örneğin gizli tanıklardan biri "Adem Soytekin'in İmamoğlu'nun gizli kasalarından biri olduğunu duyduğunu" söylüyor. Adem Soytekin ifadesinde de İmamoğlu'nun şirketleri ile herhangi bir ticari ilişkisinin olmadığını söylemişti. Ancak Masak raporları İmamoğlu İnşaattan Adem Soytekin'in şirketine 8 daire devredildiğini ve yine başka zamanlarda para transferi olduğunu gösteriyor. Dairelerin karşılığında bir ödeme görünmüyor. Adem Soytekin bunun hakkında tekrar sorgulandığında İmamoğlu inşaat ile birlikte iş yaptığını onun karşılığında 8 daire aldığını söylemiş. İmamoğlu ise bu iddiaların tümüne "Bu soruyu muhatap kabul etmiyorum ve iddiaların tümünü şiddetle reddediyorum" cevabını vermiş.
İyi de bilader senin şirketinden senin gizli kasan olduğu iddia edilen kişiye 8 daire gittiği görülüyor. Bunu açıklaman gerekmiyor mu?
***
Soruşturmalar özellikle reklam panoları üzerindeki sistematik yolsuzluk ağını gösteriyor. Şikayetçi firmalardan birinin önceki yönetim zamanından kiralanmış reklam panoları vardı. 2019'da İmamoğlu kazandıktan sonra süresi dolmadığı halde kendisine ruhsatını yenilemesi gerektiği söyleniyor. Ruhsat yenilemek istediğinde bu sefer ek ücret ve rüşvet talep ediliyor, vermeyince ruhsatı iptal ediliyor ve panoları tahrip ediliyor. Sektördeki birçok firmaya bu şekilde zorluklar çıkarılırken yandaşlarına ve kendi kurdukları paravan firmalara usulsuz ve muvazalı ihaleler ile ruhsatlar veriliyor. Kendi firması bilbordları işletme hakkını aldıktan sonra bilboardların boyutu büyütüyor ve giantboard yapıyor, sayısını da arttırıyor. Böylece 5-6 kat daha fazla kazanç elde ediyorlar. Bunun gibi birçok örnek ve kanıtlanmış detaylı anlatımlar var.
İmamoğlu benim bilgimin dışında diyerek sıyrılabilirdi. Ama o kadar kolay olmayacak, alttaki insanlara topu atarsa onlar da itirafçı olup daha fazla bilgiyi ortaya saçabilirler.
***
Suçlamalar oldukça sağlam ve somut. Kanaatime göre sadece yolsuzluk suçlamalarından en az 10 yıl hapis cezası yer. Terörden ceza alacağını beklemiyorum.
Osmanlı'da Bayram Selası
İmamoğlu ve İBB ile MEB arasındaki kreş sorunu
İmamoğlu yolsuzluk ve terör suçlaması ile gözaltına alındığında sorgudaki ifadesinde "Kreş konusundaki icraatı nedeniyle kendisine siyasi kumpas kurulduğunu" söyledi.
Hapishanede iken de yine "Kreş açtığım için hakkımda soruşturma açılmış. İfade vermek isterdim ama şu an gözaltındayım, yoksa seve seve bu şehrin çocukları için yaptığımız kreşleri tüm gücümle savunurdum. Kreş açma suçunu işlemeye devam edeceğiz" açıklamasında bulundu.
Suçu kendine göre popülize ve politize edip suç olmaktan çıkarıyor. O zaman şöyle soralım:
Diyelim ki ben de şehrin çocuklarını eğitmeye, hizmet etmeye karar verip İstanbul'da bir kreş açtım ama belediyenin ruhsat için talep şartları yerine getirmediğim için ruhsatsız devam ettim. Gelen belediye personeline de "gücünüz yetiyorsa gelin kapatın" diyerek rest çektim. Olur muydu Ekremciğim? Çünkü Ekrem'in yaptığı tam olarak bu.
Şimdi ben bu konuyu biraz araştırdım ve detaylarını sizinle paylaşayım.
Okul öncesi kurumların niteliği yaşa göre belirleniyor. Buna göre Kreş ve Anaokulu farklıdır.
- 0-24 aylık yaş arasında çocukların dahil olduğu kuruma KREŞ deniliyor ve bu kreşlerin yönetimi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlıdır. Bakanlığın Resmi gazetede 29342 sayılı Yönetmeliğinde tanımların yer aldığı Madde 4'ün h. fıkrasında "Kreş: 0-24 aylık çocuklara hizmet veren kuruluşu" diye tanımlanıyor.
- 36-68 aylık yaş arasındaki çocukların dahil olduğu kuruma da ANAOKULU deniliyor. MEB'in Okul öncesi yönetmeliniğinin Madde 4 a) fıkrasında yine "Anaokulu: Eylül ayı sonu itibarıyla 36-68 aylık çocukların eğitimi amacıyla açılan okulu" şeklinde tanımlanmaktadır.
Özetle 0-24 arası aylık olan çocukların olduğu kurumlara "kreş", 36-68 arası aylık olanlara da "anaokulu" denir.
Şimdi İBB'nin açtığı "Yuvamız istanbul" kurumunun web sitesinden baktığımızda şöyle yazıyor: "3-6 yaş aralığındaki çocukların ihtiyaçlarını gözeterek; onların bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimlerini destekleyen güvenli ve zengin öğrenme ortamları sunan bir kurum olmayı hedefliyoruz."
Yani senin kurduğun Kreş değil Anaokuludur. Dolayısı ile anaokulu açılması işletilmesi ve yönetilmesi tamamen Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır. Özel anaokulları açılsa dahi bu da Özel okullarda olduğu gibi tamamen Milli eğitime bağlıdır.
İBB'nin açtığı ve kreş adı verdiği anaokulları MEB'e bağlanmayı ve denetlenmeyi kabul etmemekte ve ilgili mevzuatı çiğnemektedir. MEB, Yuvamız İstanbul kurumunun kapatılmasını veya MEB'e devredilmesini resmi olarak talep etti. İmamoğlunun buna verdiği cevap "güçleri yetiyorsa gelsin kapatsın" şeklinde oldu.
Cin olmadan şeytan çarpmaya kalkmak deyimi böyle bir şeydi galiba 😃
24 Mart 2025 Pazartesi
Erdoğan ve İmamoğlu'nun kaderi aynı mı?
İkisi de İBB başkanı iken hapse atıldı.
Erdoğan oradan çıkıp cumhurbaşkanlığına yürüdü.
Şimdi sıra İmamoğlu da... mı?
Evet Erdoğan hapse girdi. Ama bir milli şairin şiirini okudu diye. Erdoğan İBB başkanı iken herhangi bir yolsuzlukla suçlanmadı. Birileri tarafından suçlanmış olsa da yargılandığı ve hapsedildiği bir dava değildi. O zaman da aynı şimdiki gibi muhalefetteki bir partinin belediye başkanı idi ama elinden gelen hizmeti yaptı. Hizmetleri beğenildi ve Türkiye'ye de model olabileceği düşünüldü. Halkımız ona teveccüh etti ve o da siyasi dehasını kullandı. Yine de kolay olmadı. Önce parti başkanı oldu. Sonra partisi mecliste 1. gelirken henüz milletvekili seçilemeyen kendisi Deniz Baykal'ın da yardımı ile milletvekili seçilebildi. Sonra başbakan oldu. Daha sonra cumhurbaşkanı oldu, ama her aşamada sistemin zorlukları ve engelleri ile karşılaştı.
İmamoğlu'nun da siyasi bir liderlik gücü var. fakat onun önündeki zorluklar daha başka. Üniversite diploması iptal edildi. Bu durumda zaten CB adayı olamaz. O da Erdoğan gibi hapse girdi ve muhtemelen mahkumiyet de alacak. Fakat burada şiir okumak gibi masum bir nedenle değil, yolsuzluk ve mali suçlar nedeniyle suçlanıyor. 2028 seçimlerinden önce çıkacağını sanmıyorum. Bu da başka bir engel. İmamoğlu CHP partisinin başkanı bile olamadı. CHP ve muhalefet blokunda kendisini istemeyen ciddi bir kesim de var. Twitter'a girerseniz hala aleyhinde konuşan/paylaşımlar yapan bir CHPli/muhalif kesim olduğunu göreceksiniz. Tekrar aday olabilse bile Erdoğan karşısında kazanabileceğine dair bir veri yok.
Bence siyasi hamleleri de doğru oynamadı. İmamoğlu'nun ilk yapması gereken şey parti başkanlığını ele geçirmek olmalıydı. Şu anda bu tiyatral cumhurbaşkanlığı aday adaylı ön seçimi yerine parti başkanlığı seçimini yapması ve partisine tam olarak hakim olması gerekirdi. Partide birçok baş var Mansur Yavaş, Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu. Bunlar en hassas zamanda çelme takabilirler. Çünkü İmamoğlu'nun CB olması durumda sonraki aşamada bu ekipleri zaten tasfiye edecek. Bunların sadakat göstereceği ne malum.
Yani İmamoğlu'nun siyasi kariyeri gerçekten bitmiş olabilir.
23 Mart 2025 Pazar
İmamoğlu İstanbul'da hangi sorunları çözmüş?
Ekrem İmamoğlu iki dönemdir İstanbul'dan belediye başkanı seçiliyor ve İBB'yi yönetiyor. Peki ne tür hizmetler yaptı? İstanbul'un hangi sorunlarını çözdü? Bir İBB vizyonundan çözmesini beklediğimiz sorunlar, mesela;
- Trafik ve ulaşım?
- Konut ve kira?
- Deprem riski ve kentsel dönüşüm?
- Altyapı ve çevre düzenlemesi?
- Yeşil alanlar ve çevre temizliği?
- Ekonomi. İstihdam ve işsizlik?
- Küresel ticaret merkezi haline gelmesi?
- Turizm merkezi olması?
- Sosyal hizmetler ve erişilebilirlik?
- Sağlık hizmetleri erişimi?
Midyat'ta kulağımla ilgili sağlık kurul raporunu, tüm muayeneleri ve tahlilleri ile birlikte bir günde çıkarttım. İstanbul'a gittiğimde raporun tarihi geçmişti. Geçerlilik süresi bir hafta imiş. Aynı raporu almak için Bakırköyde Siyami Ersek Hastahanesine gittim, bırakın raporu sadece odyometri testi için 3 ay sonrasına randevu alabildim.
Hakkaten İmamoğlu İstanbul'da hangi sorunu çözdü? Ortaya koyduğu iftihar ettiği projesi nedir? İnanamadım ama "Kent lokantası" imiş. 16 milyonluk nüfusu olan mega kentte günlük 5 bin kapasiteli lokantası ile övünebiliyor. Bunların çapı da bu kadardır.
Efendim yok merkezi hükümet engel oluyormuş da falan da filan... Bunları geçiniz. İBB'nin bütçesi dünya ülkeleri bütçelerinin yaklaşık %30'undan daha fazladır.
***
Ben bunları dile getirince bazıları "hastahaneler sağlık hizmetleri Sağlık bakanlığına bağlıdır" diye hemen itiraz etti. Ama benim söylediğim "sağlık hizmeti ERİŞİMİ". Belediyeler kentin ihtiyaç durumuna göre hastahane yaparak bunu sağlık bakanlığına devreder. Mahallede okul ihtiyacı varsa bunu MEB değil belediye bilmesi lazım. Sağlık bakanlığı sağlık hizmeti verir, hastahane inşa etmez, MEB de okullarda eğitim verir, okul inşa etmek MEB'in işi değil, cami inşa etmek de Diyanetin yaptığı bir iş değil. İnşa, imar ve altyapı birinci dereceden yerel yönetimlerin sorumluluğundadır.
Belediyenin kentte olan biten her şeyle alakası var. Bunlar başka kurumlarla ilgili olsa da fark etmez.
Sağlık, Sağlık Bakanlığına bağlı. Ama kentteki sağlık kurumlarına erişim büyük oranda yerel yönetimle ilgilidir.
Trafik de Ulaştırma Bakanlığına bağlı. Ama kentte trafiği rahatlatacak önlemleri almak belediyenin sorumluluğundadır.
Konut sorunu İmar ve İskan Bakanlığına bağlıdır. Kira ve konut fiyatlarını doğrudan etkileyecek politikalara sahiptir.
Eğitim Milli Eğitim Bakanlığına bağlıdır ama okullarla ilgili her tür imar, inşa, altyapı ve üst yapıdan belediye sorumludur.
Çevre düzenlemesi de Çevre Bakanlığına bağlıdır. Ama kentte çevre ile ilgili tüm düzenlemeleri elbette belediye yapacaktır.
22 Mart 2025 Cumartesi
Saraçhane ve öğrencilerin devrimcilik serabı
Öğrenci hareketleri hoştur, güzeldir. Fakat öğrenci hareketlerinden bir devrim çıkmaz.
Bir isyan hareketinin önünde iki yol vardır. Ya kitselleşecektir veya marjinalleşecektir. Eğer isyana konu olan olaylar büyük kitleyi temsil ediyorsa kitleselleşme olabilir. Fakat bu yine de rejimin karakterine bağlıdır. Örneğin Tunus'ta Yasemin devrimi çabucak kitleselleşip Zeynel Abidin Bin Ali rejimini devirdi ama Suriye'de rejimin yıkılmasını isteyen daha geniş bir kitle olmasına rağmen rejimin baskıcı ve saldırgan doğasından dolayı devrim kitleselleşemeyerek marjinalleşti.
Devrimin kitleselleşebilmesi için uygun bir sosyal yapı, uygun bir rejim ve uygun bir devrim nedenleri olmalıdır. Örneğin Arap baharı döneminde Tunus'ta, Mısır'da ve Suriye'de yaygın bir yoksulluk ve yolsuzluğa dayanan oligarşik bir bürokrasi vardı. Ama Suriye'deki rejim genel kitlenin dışında farklı bir sosyal yapıya dayanıyordu.
Türkiye'de bir devrim şartları söz konusu değildir. Yoksul ve mutsuz kesimler olabilir. Ancak örnekteki Arap ülkelerindeki gibi dışlanmış bir yoksulluktan söz etmek pek olası değildir. Mesela Türkiye'de yoksulluk yaşlılık engellilik maaşları, yaşlı ve engellilere bakım maaşları, ücretsiz sağlık ve ilaç hizmetleri, ücretsiz eğitim, yerel idareler tarafından yürütülen sosyal yardımlar, sosyal güvencesi olmayanlar için elektrik su doğalgaz temel fatura yardımları, 65 yaş, engelli ve şehit/gazi yakınları için ücretsiz ulaşım, öğrenciler için burslar vb. birçok sosyal hizmetler yoksul kesimlerin nefes almasını sağlıyor. Bunlar Suriye, Tunus, Mısır, Yemen, Afrika ve 3. dünya ülkelerinde benzeri bulunmayan hizmetlerdir. Türkiye'de insanlar bırakın devrim yapmayı, 22 yıldır oy kullanarak dahi hükümetin değiştirilmesini istemiyor. Devrim hayalleri kuranlar ancak serap görüyorlar.
Protestolar uzadıkça isyan kitleselleşemediği için marjinalleşecektir. Tıpkı Gezi olaylarında olduğu gibi. Gezi olaylarından ne çıktı? Devrimciler için biraz nostalji dışında hiçbir şey. Buna karşın toplumun büyük çoğunluğu Gezi'yi irrite olarak karşılamıştır. Gezi olayları Ak partiyi kendi tabanı ile daha da kenetlendirmiş ve iktidarını perçinlemiştir. Öyle bir noktaya gelindi ki Gezicilik Fetöcülük gibi savunulamaz bir hale gelmiştir.
Onun için gaza gelenlere ve getirenlere dikkat edin. Onlar sizi sadece marjinalleştiriyorlar.
21 Mart 2025 Cuma
Trump zannettiğiniz kadar sert biri değildir
Aslında Trump o kadar sert biri değildir. Bunu nasıl anlıyoruz? Mesela Kim Jong Un ile atışmasından. Trump Kim'i korkutmaya çalıştı ama o daha çatlak olduğu için bu sefer Trump alttan almaya başladı. Ondan son bahsedişinde "Kim beni seviyor beni özlemiştir" demişti. Yine Trump Şi Cinping'ten, Putin'den ve Erdoğan'dan çekinir.
İran dini lideri Hamaney'in de Trump'a bol miktarda atıp tutmuşluğu vardır. Fakat Trump'ın tepesi atıp İranlı general Kasım Süleymani'yi öldürtünce İran'ın verdiği sahte tepki ile çapını saptamış oldu. Çünkü İran Amerikalılara haber verip Irak'taki bir Amerikan üssüne göstermelik uyduruk bir saldırı ile karşılık vermişti. Humeyni döneminde İran asla böyle değildi. Ama günümüz İran'ı Orta Doğu'daki kazanımlarına halel gelmesin diye ABD ve İsrail karşısında sürekli geri adım attı.
Şimdi Trump ciddi bir şekilde İran'ı vurmakla tehdit ediyor. Vurabilir de. İran'ın tek bir çıkış yolu var. Piskopata bağlamak. Açık bir şekilde ABD ve İsrail'den kendisine yapılacak bir saldırıyı savaş sebebi saymalıdır. Sonuçta İran büyük bir devlet ve büyük bir millettir. Dize getirilmesi kolay değildir. Trump da ülkesini bir Orta Doğu cehennemine sokmak istemeyecektir.
20 Mart 2025 Perşembe
İmamoğlu'nun tutuklanması ve Fetöleşme üzerine
Yazmıyayım diyorum ama kaç gündür karnım şişti.
İmamoğlunun tutuklanması sadece onunla alakalı değil aslında CHP ile alakalı imiş. Son zamanlarda cumhurbaşkanının CHP yöneticilerine belediyelerdeki açık yolsuzluklarla ilgili ciddi uyarılar yaptı.
Şu ana kadar tutuklanan CHP belediye başkanları, yardımcıları veya meclis üyeleri şunlar: İBB, Beşiktaş, Sarıyer, Esenyurt, Kartal, Ataşehir, Üsküdar, Sancaktepe, Tuzla, Adalar, Şişli ve Beyoğlu. Tabi İBB çok büyük. İBB'ye bağlı kurumların yüksek yöneticileri de var.
Fakat bu belediyelerde yaşananların sebebi de iktidar değil, yine CHP'nin kendisidir. CHP belediyelerinde yolsuzluklar yapıldığına dair çok fazla şikayetler oldu ve bu şikayetler de hep CHP ve diğer muhalifler tarafından dile getirildi. CHP kurultay yapıyor ve eski genel başkan başta olmak üzere birçok CHP'li kurultayda yolsuzluk yapıldığı rüşvet verildiği, parayla delege satın alındığını açık açık ifade ediyor. Ekrem İmamoğlu aleyhinde de günlerdir CHPliler ve muhalefettekiler tarafından yayın yapılıyordu.
Ak Parti sözcüsü Ömer Çelik bizim bu olaylardan haberimiz yoktu demiş, Ancak bu doğru değil. İçişleri bakanlığı soruşturma izni vermedikçe bir savcı belediye başkanına soruşturma açamaz ve onu tutuklayamaz. Savcının iddianamesine konu olan raporlar, belediyeleri günlerdir didik didik eden Masak'ın incelemeleri sonucunda ortaya çıktı. Hükümetin elbette bundan haberi vardı. Alakamız yok dese olabilir ama haberimiz yok demek doğru değil.
Ekrem İmamoğlu'nun hemen aklanıp çıkacağını düşünmüyorum. Bunda onun cumhurbaşkanı adayı seçilmesinde payı olsa da tek neden bu değil. Asıl neden yolsuzluklar ve suçlandığı iddialar da değil. Belki en önemli neden Eko'nun giderek FETÖLEŞMESİDİR.
Benim Fetöleşmeden kastettiğim şey Fethullahçı olmak değildir. FETÖCÜLÜK BİR SİYASİ NEFRET DİLİDİR. Zamanında Fethullahçılarda Erdoğan ve Ak Parti (dolayısı ile hükümet) karşıtı bu nefret dili o kadar yoğun bir şekilde ortaya çıkınca hükümet bunları terör örgütü diye yaftaladı ve ne kadar fethullahçı varsa onları yargı yoluyla ezdi. Çünkü hepsinde bu nefret dili vardı. İşte bu nefret dilinin ortaya çıktığı tüm kesimler bir tür fetöleşme yaşamıştır. Örneğin Selahaddin Demirtaş aynı fethullahçılar gibi Erdoğan'a hitaben "Seni başkan yapmayacağız, seni yargılayacağız, kaçacak yer bulamayacaksın falan filan" diyordu. Sonuç: Aynı Fethullahçılar gibi yargılandı ve hayatı perişan oldu. Ümit Özdağ da bu yüzden içeridedir. Ekrem İmamoğlu da CB adayı olduğu açıklandıktan sonra Erdoğan karşıtı bu nefret dilini açıktan kullanmaya başladı. Sen daha aday bile değilsin, cumhurbaşkanlığı seçimine 3 yıl var. Sen İBB başkanlığı vazifesini yapıyorsun ama sanki miting meydanlarındaymış gibi bir dil kullanabiliyor.
Erdoğan ondan korktuğu için değil, ona sinirlendiği için affetmeyecek. Aynı Fetöcüleri, Selahaddin Demirtaş ve Ümit Özdağ'ı affetmemesindeki nedende olduğu gibi. Yani geçmiş olsun Ekrem başkan. Bundan sonra gerçekten muhtar bile olamayabilir. Bizde "hırsı aklından büyük olan" diye bir deyim var, o hesap.
Süreç Mansur Yavaş'a değil, Özgür Özel'e yarayacak. Çünkü Yavaş da yolsuzluk dosyaları ile tutuklanabilir. Bu yüzden adaylık yarışından vazgeçtiğini açıkladı. Ama Özgür Özel'in içten içe sevindiğini düşünüyorum. Süreci iyi kullanabilirse Eko'nun mağduriyetini de kullanarak cumhurbaşkanlığı yarışında yolu açılmış olacak.














